Arşiv

Archive for the ‘Sosyolojinin Alanları’ Category

Tarımda sosyoloji devri başlatılacak

06 Temmuz 2010 Yorumlar kapalı

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, tarımsal faaliyetlerin insan odaklılığının çok yoğun olmasından hareket ederek, personel kadrosuna sosyologları da katacak.

Geçtiğimiz günlerde Bakanlığının Koordinasyon toplantısında bu önerisini dile getiren Bakan Mehdi Eker, personel ile ilgili iş tarifinde değişen günün şartlarına göre yenilikler yapılması gerektiğini söyledi. Eker, bürokratlardan bu konuyla ilgili çalışma başlatmalarını istedi.

Vakit’in haberine göre Türk tarımının planlanması ve üretimin çeşitlenmesi ile toprağa bağlı toplumsal değişim konularında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda artık sosyolog desteği de alınacak. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, “tarımda sosyoloji” devrini başlatıyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, tarımsal faaliyetlerin insan odaklılığının çok yoğun olmasından hareket ederek, personel kadrosuna sosyologları da katacak.

MAAŞ ARTIŞI TEK MOTİVASYON OLMAMALI

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, personelin verimli çalışması ile ilgili projelerin geliştirilmesini isteyerek, “maaş artışı” dışındaki motivasyon artırıcı unsurların hayata geçirilmesinin, aslında çok önemli bir endüstri boyutu bulunan tarımı, yenilikçi ve verimli normlara kavuşturmaya katkı sağlayacağını sözlerine ekledi. Çalışma ortamının güzelleştirilmesi, değişik bölümlerde çalışan personelin kaynaşmasının sağlanması, yaptığı işten mutlu çalışanların oluşturulabilmesi için çaba gösterilmesi gerektiğini söyleyen Mehdi Eker, çağdaş çalışma modellerinin bu beklentileri karşıladığına dikkat çerek, “Mutsuz insan, yaptığı işin fizibil olup olmadığıyla ilgilenemez” diye konuştu.

KÖYE ARTIK SOSYOLOG DA GİRECEK

Tarım Bakanı Eker, insan kaynaklarını planlarken, klasik sistemde olmayan; ancak günün şartlarının bir ihtiyaç haline getirdiği, tarım alanı için yeni meslek kollarına istihdam imkânı sağlanmasını gerektiğine dikkat çekerek, şöyle konuştu: “Bakanlığımıza örneğin harita mühendisi, hukukçu ve hatta sosyolog alımını gerçekleştirmeliyiz. Sadece ziraat mühendisi ya da veteriner gözüyle değil, farklı alanlardan personelin gözüyle sahamıza bakmamız, bize zenginlik katacak, hizmet kalitemizi yükseltecektir. Bu derece insan odaklı bir faaliyet alanı olan, öznesinde insan bulunan tarımda, formasyonunu sosyal bilimler sahasında almış personel bulunmalı. Köy sosyolojisini, kırsal alan sosyolojisini bilen insanlar, kırlık alandaki sosyal değişimleri, tarımda modernleşmenin insan ilişkilerinde getirdiği yenilikleri ‘okuyacak’, bu kesimdeki insanlarımızla uyumda daha isabetli politikalar geliştirmemizde katkılar sağlayacaktır. Pek çok olumlu gelişmeye rağmen tarımda hâlâ yer yer mülkiyet sorunu yaşanıyor. Avukatlar, harita mühendisleri de, bu alandaki sorunlara çözüm üretmede ciddi bir pay sahibi olabilir, kırsal kesimde adeta bir ombudsman işlevi görebilir.”

Türkiye’de köy sosyolojisi

06 Temmuz 2010 Yorumlar kapalı

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyelerinden Yard. Doç. Dr. Nadide Karkıner, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Ecevit ile birlikte hazırladığı “Türkiye’de Köy Sosyolojisi Üzerine Kavramsal Değerlendirmeler” adlı bildiriyi, 28 – 31 Temmuz 2008 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Manchester kentinde düzenlenen Kırsal Sosyoloji Derneği’nin 71. Yıllık Kongresi’nde sundu. Köy sosyolojisi üzerine ve özellikle de Türkiye’deki köy sosyolojisinin tarihi üzerine bir çalışma yapmayı uygun bulduklarını belirten Karkıner, Türkiye’deki köy sosyolojisinin aslında sosyoloji tarihinde de önemli bir yere sahip olduğunu vurguladı. Sosyolojik alan çalışmalarının ilk olarak köyde gerçekleştiğini ifade eden Karkıner, bildiri çerçevesinde köy sosyolojisinin tarihsel ve kavramsal olarak neleri takip ettiğini, hangi alanlarda çalıştığını incelediklerini söyledi.

Yard. Doç. Dr. Karkıner, “Köy sosyolojisi deyince sadece köydeki hayatı anlamamak gerekir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin tarımsal yapısıyla da doğrudan bağlantılı bir yapı.” diyerek köy sosyolojisinin Türkiye’nin tarım tarihiyle ve tarımsal yapısıyla doğrudan ilgili olduğunun altını çizdi. Türkiye’de tarım alanıyla yalnızca sosyologların ilgilenmediğini söyleyen Karkıner, özellikle 1990 yılından sonra tarım ekonomistlerinin, ziraat mühendislerinin ve sosyologların ortak olarak Türkiye’de tarımı tartıştıklarını belirtti. Karkıner, 1980 ve 1990 yılında neoliberal politikaların etkisi ile köy sosyolojisi dersleri dışında kırsal alanda tartışmaların olmadığının altını çizerken, “1980’li yıllarda önemini yitiren kırsal sosyoloji Türkiye’de tarımsal alandaki değişimlerle birlikte 1990 yılından sonra yeniden canlandığını görüyoruz.” dedi. Kırsal alan çalışmalarında yalnızca tarımsal yapıyla ilgili değil tarımla uğraşan ve köyde yaşayan insanların toplumsal hayatlarıyla ve birbirleriyle ilişkileri ile de ilgili çalışmalar yapılması gerektiğini söyleyen Karkıner, bununla ilgili çalışmalar yapmayı da planladıklarını vurguladı.

Sağlık Sosyolojisi

06 Temmuz 2010 Yorumlar kapalı

Uzun yıllardır çözümlenemeyen sağlık sorunları toplumumuzun gündemini işgal etmektedir. Sağlık sorunları günümüzde çok ciddi boyutlara erişmiştir. Medya aracılığıyla hergün ölümle biten toplumsal bir olay , hastanelerde yaşanan hataların insan sağlığına yaptığı etkiler , herkesi düşünmeye sevk edecek sağlık skandallarıyla karşılaşıyoruz. İçenden geçmekte olduğumuz karamsar atmosfer Türk insanı için ölümle yaşamarasındaki her geçen gün biraz daha daralmaya yüz tutmaktadır. Eğer herşey bugünkü gibi olmaya devam ederse gelecek nesillerde sağlıksızlığı kader olarak kabul etmek zorunda kalacağız.

Trafik kazaları , bu unutulmuşluğa , tepkisizliğe ve vurdumduymazlığa doğru gidişin en tipik örneklerinden biridir. Öte yandan hastane kapılarında muayene olmak için sıra bekleyen köyden kasabadan hatta ülkenin diğer ucundan gelmiş insanların sergilediği tabloda güncelliğini yitirmektedir.

Sağlık sorunlarını direkt yaşayan bireylerin yanısıra sağlık sektörünün temel taşları olan hekimlerde benzer sorunlarla karşılaşmaktadır. Yardımcı sağlık personelleride aynı zor koşullarda mesleklerini icra etmek zorunda kalmaktadırlar. Hastalar ve yakınları önemsizliklerini hissederken diğer sağlık personeli ise görevlerini diğer ülkelerdeki meslektaşları gibi yapamamanın ezikliği içindeler. Bir başka değişle legal ve illegal yollardan kazanılan para hekimlere az gelişmiş bir ülkede yaşadıkları gerçeğini unutturmamaktadır.

Kısacası , bir ülkedeki sağlık sorunlarının görünümü o ülkenin gelişmişlik düzeyine ilişkin ip uçları verir. Ancak bu gelişmiş ülkelerde tüm sağlık sorunları çözülmüş demek değildir. Aradaki fark sadece çözüm düzeyine ilişkindir.
Bütün bunlar bize sağlık sorunu bir ülkenin gelişmişlik düzeyiyle ilgili olduğu kadar toplumsal yapısıyla da yakından ilgili olduğunu gösterir. Toplumu derinden etkileyen bu sorunlar ekonomik olduğu kadar aynı zamanda kültüreldirler. Örneğin; çagdaş kültürden daha çok pay alabilen ülkeler modern tıbbın olanaklarındaki gelişmeyi daha çok takip ve talep etmekte, diğer kesimler geleneksel anlayışlarını sürdürmekte ve bunlara karşı direnmektedirler.

Bireyler en temel olan sağlık haklarını kullanmakta ciddi sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu sorunların neler olduğuna ve çözüm yollarının bulunmasına bir birey olarak sessiz kalmak mümkün değildir. Hastanenin içerisinde barındırdığı koşullar ülkemizin görünen ve görünmeyen koşullarını simgelemektedir. Fakirlik ve çaresizlik hastaların hasta olmalarından kaynaklanan bir olgu olduğu kadar ülkemizin içinden geçmekte olduğu koşullarla da yakından ilgilidir.

Genel olarak , sağlık alanının bilinmesi ile ülkemizin koşullarının tanınmasının aynı anlama geldiği kabul edilmektedir. Ülkemizin gelişmişlik düzeyinin saptanması demek sağlık sorunlarını ne ölçüde çözümlediğinin saptanması demektir. Gelişme daima fakirlik tabakalarının zenginleşmesiyle sonuçlanmıştır. Eşitsizliklerin kaynağı keşfedildikçe ülkeler zenginleşecektir. Zengin ülkeler yurttaşlarının hakkını daha iyi koruyabilen ülkelerdir.

Ülkemizin sağlık sistemine ilişkin yapılan her araştırmanın ,bu sorunların çözümüne de ışık tutacağı kendiliğinden açıktır. Bu kitap ile ,ülkemizin bir çok üniversitesinde ders olarak okutulan sağlık sosyolojisi konusunda temel bir kaynak oluşturmak hemde sağlık sorunlarımıza dikkat çekebilmek hedeflenmiştir. Sağlık alanındaki çıkmazların ve sorunların karşısında biz yeni nesil sessiz ve de çaresiz kalmamalıyız . ülkemizin daha gelişmiş ülkeler arasına girebilmesi için bu sorunların neler olduğunu saptayıp çözüm yollarını geliştirmeliyiz. Bu eser takip edeceğimiz yolu bulmamıza hedeflerimizi saptamamıza yardımcı olacaktır.

1-) BAZI TEMEL KAVRAMLAR :

Sağlık sosyolojisi sosyolojinin bir alt dalıdır. Özellikle batı Avrupa ve A.B.D de çok gelişmiş bir durumdadır. Ancak sağlık sosyolojisinin inceleme konularıyla ilgili birçok alan bulunmaktadır. Genel olarak bu alanların kurumsal çatıları aynıdır fakat; farklı adlarla tasvir edilmektedirler. Özellikle tıp kökenli alanlar sosyoloji kurumlarını izleyerek hastalık /sağlık olgularını incelemektedir. Bunun yanında sosyal psikologlar , antropologlar , ekonomistlerde bu konuya ilgi duymuşlardır. Bunun için , aynı çalışma alanı, kaynaklandıkları kökenlere göre farklı adlarla anılma durumunda kalmışlardır. Örneğin ; tıp sosyolojisi sosyolojinin bir alt alanını işaret ederken sağlık sosyolojisiyle aynı konuları paylaşma durumunda kalmıştır. Aynı şekilde daha çok tıp kökenli araştırmacıların ilgi duydukları bir kavramda klinik sosyolojisidir. Bu alandaki araştırmacılarda kendilerini uygulamalı tıpta ortaya çıkan sorunların toplumsal boyutu ile sınırlamak istemektedirler. Benzer konulara değinmekle beraber tamamen tıbbi kaygılarla yola çıkan tıbbın kendine özgü bir alt dalı kabul edilen alanlarda vardır. Halk sağlığı koruyucu hekimlik gibi alanlarda sağlık sosyolojisinin konusuyla çok yakındır.

Türkçe literatürde , toplumsal sorunlarla , sağlık sorunları arasında bir ilişki olduğu daha 1940 lı yıllarda bile birkaç çeviride vurgulanmıştır. Ancak 1970 li yıllara kadar bu tip tartışmalar yaygınlık kazanamamıştır. Bu yıllarda ilk olarak toplum hekimliği başlığı altında halkın hastalıklara karşı daha etkin korunmasını hedefleyen ilke ve düşünceler geliştirilmeye çalışılmıştır. Ancak , akademik çevrelerde en ilgi duyulan çalışma NUSRET FİŞEK tarafından yapılmıştır. Sosyoloji alanında yapılan çalışmalar ise alanı tanıtmak ve olanaklar dahilinde katkı payı hedefleyen türden çalışmalar olmuştur. Özellikle dikkat çeken bir çalışma ATÜL KASAPOĞLU tarafından yapılmıştır. Oysa tıp sosyolojisi A.B.D de çok daha önceleri başlamıştır 1940 ve 50 li yıllarda sosyoloji alanında önemli sayıda çalışmaya kaynaklık etmiştir.
Yaygın olarak bilinen eserinde NUSRET FİŞEK (1983:1) sağlık ve hastalık kavramının Dünya Sağlık Örgütüne atıfta bulunarak şöyle tanımlıyor ‘ sağlık sadece hastalık ve sakatlık olmayışı değil , bedence , ruhça ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir .’ ‘ Hastalık ise , doku ve hücrelerde yapısal ve fonksiyonel ve normal olmayan değişikliklerin yarattığı haldir.’ Daha sonra bu tanıma hastalığın sadece biyolojik bir süreç olmadığını , toplumsal ve kültürel boyutunun da olduğunu ekliyor. Gerçekten de toplumsal bilimlerin hastalık/sağlık olgularına duyduğu ilgi bu noktadan başlıyor. Bu alanda en çok sözü edilen kavramlar ise FİŞEK e göre halk sağlığı , toplum hekimliği , koruyucu hekimlik, sosyal hekimlik ve toplum sağlığıdır.

Halk sağlığı: Bir bireyin sağlığını sürdürecek bir yaşam düzeyi sağlayacak biçimde geliştirerek hastalıklardan korumayı yaşamın uzatılmasını , beden ve ruh sağlığı ile çalışma gücünün arttırılmasını sağlayan bir bilimdir.
Toplum hekimliği: Toplumu oluşturan bireylerin , bedence , ruhça ve sosyal yönden iyilik halinde olması için , bireye , topluma , biyolojik ve fiziki çevreye ilişkin önlemlerin planlanması ve uygulanmasını içeren bir alandır.
Ayrıca halk sağlığı ve koruyucu hekimlik arasındaki fark ise halk sağlığı kamunun sağlığının korunmasını hedefler koruyucu hekimlik ise aynı amacı bireysel düzeyde hareketle gerçekleştirmek ister. Toplum sağlığı kavramı da halk sağlığı kavramıyla dönüşümlü olarak kullanılmaktadır.

FİŞEK söz ettiği tüm adlandırmaların ortak noktası tıp alanında üretilen bilgilerin halkın sağlığını koruma amacı ile nasıl daha etkin olarak kullanabileceği sorusudur. Bir başka anlatımla , hastalıkların iyileştirilmesinde tıp dışı alanların bilgisinin değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu bilgilere tıp bilgileri temelinde gidilebileceği gibi diğer alanlarlada gidilebilir. Bunun için başta sosyoloji olmak üzere diğer bir çok sosyal bilim alanıda sağlık/hastalık kavramları ile ilgilenmektedir. Örnegin; sağlık sosyolojisi disiplinide ,tıp alanında mevcut hedefleri kendisine hedef olarak seçmiş bulunmaktaır. Dolayısıyla bu iki genel çalışma alanındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması bir zorunluluk gibi durmaktadır. Örneğin; KASAPĞOLU (1999:11) , İngiltere deki gelişmeler izlenerek , türkiyede de ‘halk sağlığı’ kavramının yerini ‘toplum hekimliği’ kavramının kullanıldığı , üniversitedeki kürsüleride bu değişikliği izlemiş oldukları belirtiliyor. Sosyoloji alanında ise ‘medikal sosyoloji’ kavramının eskidiği , bu alan içerisinde genel olarak zaten sosyoloji kuramlarına yer verilmek durumunda kalındığından ‘sağlık/hastalık sosyolojisinin’ kavramının yaygın olarak kullanıldığı dile getirilmiştir.

Sosyoloji kuramlarının en çok kullandığı alanların başında medikal sosyoloji adıyla bilinen alan gelmektedir. Medikal sosyolojinin konu alanı temel olarak sağlık sosyolojisinin alanından büyük bir farklılık göstermemektedir.
Medikal Sosyoloji: Bireylerin kendilerini ne zaman hasta diye tanımladıklarına , hastalıkların üstesinden nasıl gelebildiklerini , sakat olanların nasıl tedavi göreceklerine ilişkin yol gösteren bir alandır.

Buna ek olarak hastalıklara toplumun nasıl cevap verdiği , tedavi sürecinde meslek örğütlerinin işlevleri, sağlık kurumları ve buna ilişkin toplumsal düzenlemeler gibi konularda medikal sosyolojisini ilgilendirmektedir .Aynı zamanda hastalıkların nasıl dağılım gösterdiği , tedavi olanakları ve meslek üyelerine ilişkin araştırmada yapmaktadır. Bunlara dayanarak medikal sosyolojinin şu bilimleri incelediği söylenebilir;

Aile , eğitim , din, ekonomi, siyasi sistemler, toplumsal kontrol , kentleşme , sosyal planlama/toplumsal değişme ve tarih.
BROWN (1989) sosyal bilimlerin medikal sosyolojiyi dört düzeyde etkilediklerini belirtmektedir.

1-) Makro düzeydir
2-) Mikro düzey
3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey
4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi

1-) Makro düzey : Üç işlevsel alan vardır; siyaset , ekonomi ve kültür. Medikal sosyoloji bu üç alandan etkilenmektedir; bunlara bağlı alt alanlardan birincisi , sınıf ırk ve cinsel farklılıkları konu alan siyaset ekonomisi , ikincisi , bir profesyonel meslek olarak tıp mesleği ve profesyonelleşme süreci, üçüncüsüde sağlık kurumlarıdır

2-) Mikro düzey : Sağlık sisteminin uygulayıcıları ile halk arasındaki ilişkileri konu alır. Bu alanda genel olarak hekimler ile hastalar arasındaki ilişkiler çeşitli bakış açılarına göre incelenmektedir.

3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey : Kuramcılar genelolarak , makro ve mikro düzeylerinin birleştirirlmesini talep etmektedirler. Örneğin; sadece hekim / hasta ilişkileri incelenecek olursa daha geniş bir alanda ortaya çıkabilecek sorunlar ihmal edilebilmektedirler.

4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi : Toplumsal değişmeyide içine alacak şekilde , toplumsal hareketlerin sağlık üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Örneğin ; köleliğin ortadan kalkması , ayrımcılığa son verilmesi , kadın hakları , toplumsal güvenlik , emek gücünün organize edilmesi gibi toplumsal hareketlerin sağlık sistemleri üzerinde önemli etkisi vardır.

Medikal sosyolojisi ilkin, hekim ve sağlık personelinin çalıştıkları ortamların hangi özellikte olduğunu ve hastaların nasıl sağlık hizmetlerine ulaştıklarını ve hangi kültürel kalıpların etkisinde kaldıklarını araştırmaktadır. Bir başka anlatımla, hekim ile hasta hangi koşullar altında bir araya gelmektedirler ve birbirlerine nasıl muamele etmektedirler. Kısaca hastalık hasta ve hekim arasında ilişki büyük bir ölçüde içinde yaşadıkları ortam tarafından etkilenmektedir.
Bir başka değişe göre medikal sosyoloji başta tıp olmak üzere birçok bilimle iç içe olmak durumunda olduğundan ister istemez disiplinler arası bir bilim dalı olmak zorunda kalmıştır. Böyle bir alanda yapılan incelemeler sadece bireylerin/toplumların sağlığına katkıda bulunmakla kalmayacak aynı zamanda toplumsal eşitsizlikler , profesyonel uzmanlık ile profesyonel gücün yapısı ve birey ile toplum arasındaki bağlara ilişkin de bilgi üretmektedir.
Toplum hekimliği ilk kez Fransa da ortaya çıkarken yine tıpçıların toplumsal bilimlerle bağlantı kurma isteklerinden kaynaklandığı açıktır. Jules GUERİN (1801-86) hastalıkların gerçek boyutunu inceleyebilmek için istatisliklerden yararlanmış ve toplum hekimliğini dört farklı alana bölmüştür; sosyal patoloji , sosyal hijyen , ve sosyal terapi. ‘Tıp sosyal bir bilimdir ve siyaset tıptan başka bişey değildir’ . yani sağlık sorunları sadece tıp alanında alınacak önlemlerle giderilmez. Tam aksine sosyal tedbirler olmadıkça yada sağlık sorunları toplumsal bağlamlarda incelenmedikçe tam anlamıyla çözülemez. Gerçekten de 19. Yy da ileri sürülen böyle bir görüş 20. Yy da Avrupanın diğer ülkelerine yayılmış bulunmaktadır. Turner (1992) Toplum hekimliğinin anlayışının yaygınlık kazanması ile üç önemli sonucun ortaya çıktığını belirtiyor:

A ) Hastalıklar ancak çok nedensel ilişkiler içerisinde anlaşılabilir.

B ) Bir topluluğun sağlık duırumunu anlamak ve değiştirmek için , toplumsal ve siyasal müdahaleler ve reformlar kaçınılmaz.

C ) Bu iki sonuçtan dolayı , toplum hekimliği sadece geleneksel tıbbın müdahaleciliğine değil tüm topluma yönelik bir eleştiri geliştirmiş ve köktenci siyasal bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.

Kısaca özetlenecek olursa , bu bölümde tanımları yapılan alanlarköken itibariyle nerden kaynaklanırsa kaynaklansın hemen hemen hepsinin ortaklaşa vurguladıkları nokta , tıp alanında üretilen bilmik , kültürel ve siyasal alanlarda üretilen diğer bilgilerce desteklenmesi ile mümkün olacaktır. Hekimler hastanelerde sadece hastalık sürecinin son aşamasına gelmiş bireylerle muhattap olmaktadır. Tıp kökenli bilimlerde bunun farkına çok önceleri varabildiklerinden Toplum Hekimliği , Halk Sağlığı v.b gibi alt dallar yaratarak tıp bilgisini desteklemek istemişlerdir.

Günümüzde ise başta sosyoloji olmak üzere bir çok alan, kendi kuramlarını sağlık/hastalık kavramlarını anlamak için seferber etmiş bulunmaktadırlar. Yeniden vurgulanması gereken nokta , hepsininde amacı hastalıkları mümkün olduğu kadar hastanelere yansımadan önce önleyebilmektir. Böyle bir anlayış kökenlerini 19.y.y da bulmasına rağmen 20. Y.y la ait gibi görünmektedir.

Bu noktada hastalık kavramının toplumsal yanının biraz daha ayrıntıya girilerek incelenmesi , Sağlık Sosyoloji alanının ne ile uğraştığını dahada aydınlatabilecektir.

2-) HASTALIK OLGUSU

Çoğu zaman, hastalık kavramından bütün insanların aynı şeyi anladıkları sanılır. Oysa hastalığın tanımı hem toplumdan topluma hem de zamandan zamana değişmektedir. Bir bireye ne zaman hasta denileceği yada bireyin ne zaman kendisini hasta hissedeceği değişkenlikler gösterir. Bu farklılıklar yada ayrımlar ‘Sağlıklı olma durumunun yitirilmesi’ sürecini başlatır. Örneğin trafik kazasından çok ağır yaralar almış birisi tabi ki her zamanda ve her toplumda kendisini hasta olarak görecek ve kendisini hasta olarak algılayacaktır.

Sadece başı ağrıyan birine hasta muamelesi yapılıp yapılmaması yada bireyin kendisini hasta olarak algılayıp algılamaması o toplumun hastalık kavramını nasıl tanımladığıyla yakından ilişkilidir. Başka bir değişle birkaç yüzyıl öncesinde insanların korkulu rüyası ve salgın bir hastalık olan veba günümüzde çok önemli bir hastalık olarak görülmemektedir. Örneğin 1994 te yaşanan bir salgın insanlar arasında çok büyük bir paniğe yol açmıştır. Ancak bir hükümet yetkilisinin hastalığın bulaşma riski çok az demesiyle insanlar rahat bir nefes almıştır. Bu olay iki noktaya işaret etmişti.

A) Modern toplumlarda hiç bilinmeyen fakat çok ciddi hastalık türlerine maruz kalabilirler.
B) İçinde yaşanılan toplum diğer bir çok alanda olduğu gibi sağlık alanında da risklerden arınık bir toplum değildir. Başka bir değişle risk hayatın içindedir

Hangi tür risklerin toplum bireyi tarafından kabul edilip edilemeyeceği kuramsal ve pratik olarak tartışılmaya başlandı. Dolayısıyla bir toplum içinde hastalığının nasıl algılandığının keşfedilmesi, hastalıkların gerçek nedenlerinin bulunup ortadan kaldırılmasının ilk koşulu gibi görülmektedir.

Bunun için araştırmacılar ilk önce sıradan hastalığın tanımını yapmaya çalışmışlardır. Bu araştırmaların çoğunda hastalığın external (dışsal) birfaktör olduğunu, belli bir yaşam şeklinin, özellikle kentsel hayatın, bir ürünü olduğu söylenmiştir. Diğer yandan sıradan kişilerce hastalık içsel (internal) bir olgu olarak görülmüştür.
Sağlığın işlevsel tanımı, sadece dengeli bir durumu değil, bireylerin neşeli ve eğlenceli oldukları bir durumu vurgulamaktır. Yapılan araştırmalar sonucunda halkın hastalıkları gruplara ayırdıkları ortaya çıkmıştır. Örneğin normal hastalıklarla kalp, kanser, tüberküloz gibi hastalıklar ayrılmıştır. Bu bağlamda sağlık;

A) Negatif olarak yeni bir hastalığın ortaya çıkmaması durumunu.
B) İşlevsel olarak, yani, günlük aktivitelerin üstesinden gelebilme durumunu .
C) Pozitif olarak yani sağlıklı ve iybir durumda olma durumunu ifade etmektedir.

Hastalıklar günlük hayatta bireylerin psikolojilerini de etkilemektedir. Doğal olarak, bireyler sürekli olarak kendilerini sağlıklı olmaya doğru yönlendirmektedirler. Yaş gruplarına göre hastalıktan en çok şikayet edenler çocuklar ve yaşlılardır.

LOCKER (1983) a göre tarihte hastalık kavramı birkaç aşamadan geçtikten sonra günümüzdeki haline gelmiştir. Buna göre modern tıbbın çıkmasından çok daha önceleri hastalıklar, ruhsal ve mekanik güçlerin eseri olarak düşünülmüştür.
LOCKER hastalığın kavranmasında Kartezyen düşüncenin çok önemli bir yeri olduğunu düşünmektedir. Bu felsefe akımına göre, Vücut ve ruh birbirinden bağımsızdır. Bu düşünce yaygın olarak benimsendiğinde, hastaların mikrobiyolojik kökenlerinin incelenmesi için, uygun bir ortam sağlanmış oldu. Vücut kendi içerisinde işleyen ve kendi kuralları olan bir bütün olarak incelenmeye başlandı. Ehrlıch, Koch, Pasteur un keşifleri buna örnek gösterilebilir. 1882 de KOCH tüberküloz hastalığına yol açan mikrobu keşfetmişti. Bunu taiben, 1897 ve 1900 yılları arasında ise 22 çeşit enfeksiyona yol açan mikrop keşfedildi.

Daha sonraki araştırmalar, bir tek mikroplu açıklamalardan yani bir tek nedenli açıklamalardan, çok faktörlü açıklamalara doğru inceleme alanını genişletmiştir. Örneğin bulaşıcı hastalık üçgeni adlı bir yaklaşımda hastalıklar, bir mikrop, bir taşıyıcı ve çevre bağlamında ele alınmıştı. Bu anlayışla hastalıklar tedavi edilebilir olduğu kadar önlenebilir hale de gelmiştir.

‘Üç temelli (üçgen)’ bu açıklamada zamanla etkisini yitirmiştir. Çünkü, bu yaklaşım sadece bulaşıcı hastalıkları açıklama ve önlemede etkiliydi. Daha kronik hastalıkları (kalp gibi) önlüyemiyordu.
Dolayısı ile daha kapsayıcı bir yaklaşıma ihtiyaç hasıl oldu. Bu yeni yaklaşıma NEDENLER AĞI adı verildi. Bu yaklaşıma göre hastalığa etki eden faktörler biyolojik olduğu kadar toplumsal ve psikolojik te olmalıdır.
LOCKER a göre yukarıda sıralanan tek nedenli yada çok nedenli açıklamalar, niçin belirli bazı toplumsal grupların değerlerine göre hastalıklara ve ölüme duyarlı olduklarını açıklayamamaktadırlar. Çeşitli araştırmalar göstermiştir ki çok gelişmiş ülkelerde dahil olmak üzere, hemen hemen her ülkede hastalıklara bireyin içinde bulunduğu sınıfsal koşullar , yaşadığı mahalle, gelir düzeyi, eğitim ve meslek gibi faktörler etkin olmuştur. Diğer faktörler ise, sosyal bütünleşme, toplumsal destek, medeni hal, vs. dir. Ayrıca, bireylerin hayattan beklentileri ve tecrübeleri, davranışları bu grupların hassasiyetini etkilemektedir. Kısaca söylemek gerekirse,

1) Mikrop teorisi (Grem teorisi)
2) Üçgen Açıklama
3) Çok nedenlilik,
4) Genel hassasiyet kuramları tarisel bir sıra içerisinde gelişmişlerdir.

Ancak unutulmaması gereken nokta ise, hastalıkların toplumsal kökenlerinin, aslında en ilkel toplumlarda bile keşfedilmiş olmasıdır. Eski ile şimdiki arasındaki fark modern hayatta bunun çok daha geniş bir perspektiften yapılıyor olmasıdır.
LOCKER a göre günümüze kadar yapılan toplumsal ve psikolojik faktörlere ilişkin çalışmalar. 3 kategoriye ayrılır.

a-) Toplumsal – cevresel
b-) Davranışsal
c-) Psikolojik

Toplumsal çevresel faktörler şunlardır; yoksulluk , toplumsal destek ve diğerleri ile ilişkiler , iş ve işsizlik , v.b
davranışsal faktörler ; sigara içme alışkanlığı, egzersiz spor yapma alışkanlığı , diet v.s.
psikolojik faktörler ; kişisel özellikler , mücadele kapasitesi , sağlığa duyulan inanç , v.s bizim modern tıp dediğimiz alan aslında bu alanların ne zaman ve nasıl birbirlerinin içine girerek hastalıkları oluşturduğunu incelemektedir.
Toplum ve hastalıklar arasındaki ilişki aslında başka kuramcılarlaca ele alınmıştır. Örneğin; FİELD (1976) hastalıkların toplumsal yanını vurgulayabilmek için hastalık durumu ile bireyin kendisini hasta hissetmesi arasında bir ayırım yapılabileceğini belirtiyor. Birinci kavramlaştırmada dikkati çeken odak nokta , belli bir kötü/istenmeyen durumun nesnel yanları , ikincisi ise subjektif yanları olmaktadır. Hastalık bir organın normal dışı çalışması , rahatsızlık ise bu normal dışlılığın nasıl algılandığına ilişkin olmaktadır. Yani hasta rahatsızlıktan şikayet eder , hekim ise hastalığı teşhis eder. Bir başka deyişle ingilizce asıllı bu iki terim hastalıkların organik kökenleri ile psiko-sosyal kökenlerini birbirinden ayırt etmek için kullanılmaktadır. Ancak her iki kavramın birbirinden bağımsız olduğuda ileri sürülmektedir. Sadece hastalıkların toplumsal yanına ve hastanın hastalık tanımını hekimin tanımlamasından herzaman farklı olacağı vurgulanmak için yapılmıştır. Örneğin ; FİELD tıp eğitiminin aslında genel olarak hastalık durumu kuramı üzerine kurulu olduğunu savunuyor. Ancak hekimin rollerinin hastalıkların türüne göre değişiklik gösterdiğini vurgulamaktadır. Ona göre hastalık dört katagoriye ayrılabilir;

a-) Kısa dönemli akut hastalıklar
b-) Uzun dönemli fakat araz bırakmayan
c-) Uzun dönemli araz bırakan hastalıklar
d-) Akıl hastalıkları

bu sınıflamaya göre hastalık durumu kuramına göre yetişmiş hekimler en fazla birinci katagorideki hastalıklara yardımcı olabileceklerdir. FİELD bu durumda hastalıkların tanımlanmasında hekimlerin önemli bir rolü üstlendiklerini belirtir. Bunun için FİELD e göre eğer hastalıklar sadece modern tıbbın yaptığı gibi toplumsal perspektif dışlanarak tanımlandığında hasta ile hekim arasında en azından bir dil ve anlaşma düzeyi farkı oluşmaktadır. Kısacası modern tıp hastalıkları sadece objektif özelliklerini düşünerek ele alınmamalıhekimler hareket ve eylemlerinin toplumsal sonuçlarınıda hesaba katabilmelidir.

Modern toplumlarda hastalığın bireylerce algılanmasını belirleyen toplumsan değişimler gözlenmiştir. Bu değişimler dört başlık altında toplanabilir :
1-) Hastalık kalıplarındaki değişiklikler ve kronik hastalıkların göreli olarak artması
2-) Hem profesyonellerce hemde popüler olarak daha ziyade sağlıklı olmaya yönelme
3-) Modern toplumların toplumsal ve ekonomik yapılarındaki değişiklikler. Toplum ve bireyle ilgili profesyonel otorite ve bununla ilgili anahtar süreçlerin değişikliğe uğraması
4-) Medikal sosyolojide değişimlerin ortaya çıkması. Feminizm ve post-modernism gibi yeni perspektiflein eskilerle yer değiştirmeye başlaması.

Gerçektende medikal sosyoloji literatürüne bakıldığında 60 lı vre 70 li yıllarda daha çok klinik çalışmalar olduğu görülmektedir. Yani hastanelere acil olarak gelen yada akut olarak beliren hastalıklara ilişkin çalışmalar çoğunlukta gibi durmaktadır. Oysa günümüze doğru gelindikçe özellikle gelişmiş ülkelerde bir çok nedenden dolayı kronik hastalıklar daha çok gözlenmeye başlanmıştır. Özellikle batı toplumunda HIV virüsünün saptanması ve hızlı bir şekilde yayılması araştırmacıları panik davranışlara itmiş ve bir ölçüde hazırlıksız yakalamıştır.

Bireylerin hastalık karşısındaki durumları ekonomik yapılarındaki değişikliklerden de etkilenmiştir. Çağdaş ekonomilerde geleneksel yapılar değişmiş yeni ilişkiler özgün yerlerini almış bulunmaktadır. Bir başka deyişle çağdaş ekonomiler üretime değil tüketime yönelik ekonomilerdir. Dolayısıyla sağlık sistemide kapitalist sistemin dışında ona yamanmış bir sektör olarak değil bireylerin tüketim kalıpları ile ilgili bir konuma gelmektedir. Hekimler hastaları üzerinde otorite kuracakları varlıklar olmaktan çok bilgilerini pazarlayacakları tüketiciler olarak görmeye başlama durumundadırlar. Böyle bir anlayış hasta ile hekimi aynı noktada buluşturabilecektir.

Son olarak medikal sosyolojideki araştırmaların ‘siyasi temelli’ olmaktan uzaklaştırılarak , tıp araştırmalarına ‘toplumsal faktör’ boyutunu ekleyen araştırmalar olmanın ötesine gidebilmelidir.

3-) HASTALIK VE TOPLUMSAL İLİŞKİLER :

İnsan sağlığını etkileyen faktörlerin araştırılmasında sosyolojik bir bakış gereklidir. Örneğin; günümüzde sigara içmenin zararları tıp bilmi çok açık bir biçimde belirtilmiş olduğu halde , bu alışkanlığın yaygınlaşmasının önüne geçilememektedir. Tıp sigaranın bireyler üzerindeki zararlarını biyolojik düzeyde incelerken , aynı sigara içmeye iten engelleri incelemesinin dışında bırakmak zorundadır. Bireyin hangi etkenlere bağlı olarak sağlığını tehlikeye attığının bulunması belki de tedavi için en önemli bilgiyi oluşturmaktadır. Bu bilgi ise sosyoloji alanında üretilmektedir. Ancak sigara gibi , sağlık üzerindeki olumsuz etkileri sınırlı bir konuda geri plan bilgisi gibi düşünülebilecek sosyolojik araştırmalar her hastalık için aynı önemde olmayabilir. Örneğin; ciddi bir karaciğer hastalığında yada herhangi bir kanser hastalığında sosyolojinin hastalığa ilişkin bilgi vermesi çok sınırlı kalmaktadır. Bir başka deyişle hastanın çevre koşullarına ilişkin bilgiler , ciddi bir hastalığın tedavisinde başarılı bir şekilde kullanılamamaktadır. Hastalıkların toplumsal ve kültürel nedenlerini araştıran çalışmalar genel olarak sanayileşme , kentleşme göç, toplumsal mesleksel , ve coğrafi hareketlilik gibi olgular üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu tür çalışmalar genellikle kalp hastalıklarını konu edinmiştir. Kalp üzerinde , yemek yeme alışkanlıklarının önemli bir rol oynadığı çoğu kişi tarafından vurgulanmıştır. Ayrıca sanayileşmemiş kesimlerde yapılan araştırmalarda , bu kesimde yaşayan bireylerde yaşa bağlı tansiyonun sanayileşme ile arttığı gözlenmiştir.
Diğer bir örneği ise , bireylerin sürekli olarak ilişkide bulunduğu çevreyi değiştirmenin fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklara yol açabileceği saptaması oluşmaktadır.

Açıktır ki , her birey çevresindeki diğer bireylerle kalıcı ve dengeli ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteyecektir. Çevreleri değiştiğinde ya da kendileri değiştiklerinde hastalanma riskinin arttığı düşünülmektedir. Bu tür nedenlerden kaynaklanan hastalıklara neden olabilecek eylemler , sosyolojinin ana konusunu oluşturmaktadır. Daha doğrusu bir değişle bu tür hastalıkların üstesinden gelinmesine sosyolojinin anlamlı bir katkıda bulunabileceği kendiliğinden açıktır.
Buna karşın 1975 de MARMOT un yaptığı araştırmada yer değiştirmenin kalp hastalıkları üzerinde çok büyük etkinin olmadığı da iddia edilmiştir. Ancak 1987 de örneğin işsizliğin kalp hastalıkları üzerinde ciddi bir etkisinin olduğu bulunmuştu. Bunun iki nedeni vardı ;

1-) İşsizlerin hayat standardı düşüyordu.
2-) Diğerleri ile toplumsal ilişkileri zayıflıyor , toplumsal rollerini yerine getirmede güçlük çekiyorlar ve stres kronik hale geliyordu.

Kadınların depresyonu üzerinde yapılan diğer bir araştırmada 4 önemli faktör saptanmıştır :
1-) Eş’ le çok iyi ve samimi bir ilişkinin olmaması
2-) 11 yaşından önce annenin kaybedilmesi
3-) Ev dışında bir işe sahip olmama.
4-) 15 yaşından küçük 3 ya da daha fazla çocuğun bulunması. Bu model alt sınıftan gelen kadınların neden orta sınıftan gelen kadınlardan daha fazla depresyona girdiklerini açıklamaktadır. Bilindiği gibi sosyolojinin ana kavramlarından birisi de sınıf kavramıdır. Sınıf , toplum içindeki bireylerin , eğitim , gelir, kültür , ölçütlerine göre yerinin belirlenmesine yardımcı olur. Yani , her toplum aslında sınıflı bir toplumdur . Dolayısıyla , her toplumda belli bir hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi acaba bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanmalarını ne ölçüde etkilemektedir. Bu konuda ki araştırmaların çoğu da yine A.B.D de yapılmıştır. Bu bağlamda bir araştırma DUTTON (1989) yapmış ve daha çok A.B.D nin yoksul kesimlerindeki sağlık koşullarını ve bireylerin fakirikten kaynaklanan umutsuzluklarına dikkat çekmiştir. Ona göre fakirlik genellikle kötü bir sağlık durumu üretmekte kötübir sağlık durumu ise fakirlik üretmektedir. Örneğin; fakir bölgelerde çocuk ölümlerinin A.B.D ortalamasından %50 daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ölüm oranı siyahlarda daha yüksektir. Siyahlar bulaşıcı hastalıkların tehlikesine daha fazla maruzdurlar. Kalp hastalıkları ölüm oranları düşük gelir gruplarında zenginlere göre 3 kat daha fazla çıkmaktadır.

Toplumsal hiyerarşinin en altında yaşıyan bireyler zaman içerisinde kendilerine saygıyı yitirmektedirler ve kendi kişilikleri üzerindeki kontrol zayıflamaktadır. Maddi güçleri yeterli olmadığından toplumsal bir izolasyon içerisinde yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Toplumsal izolasyon içerisinde yaşayan kimselerde stres daha fazla olmakta kalp krizi geçirmiş bu tür kimselerde daha düşük düzeyde stresi olan diğerlerine göre 4 kez daha fazla ölüm oranına rastlanmaktadır.
Son olarak da fakir bölgelerde yaşayan bireyler yani alt sınıflardaki bireyler sağlık hizmetlerinden de farklı şekillerde yararlanmaktadırlar. Bu gruptaki bireyler zenginlere göre çok daha seyrek hekime başvurmaktadırlar.
Sonuç olarak A.B.D de sağlık söz konusu olduğunda zenginlerle fakirler arasında bir uçurum bulunduğu vurgulanmaktadır. Bu uçurum bir çok alanda ortaya çıkmaktadır. İlkin fakirler sağlık sisteminden zenginler kadar yararlanamamaktadırlar bundanda önemlisi çevresel koşullar.

Bütün bu araştırma bulgularından da anlaşıldığı gibi toplumsal sınıflar ile bireylerin sağlığı arasında dolaysız bir ilişki vardır bireylerin sağlık sisteminden yararlanma olasılıkları içinde yaşadıkları sınıfsal konumla yakından ilgilidir.
Ancak belirtilmelidir ki sınıf kavramıda diğer bir çok kavram gibi sosyoloji alanında tartışılmaktadır. Bu tartışmaların günümüzde dahi belli bir sonuca ulaşmış olduğu pek söylenemez. Şurası kesin ki modern toplumlar gelir eğitim meslek gibi göstergeler bakımından farklı gruplara bölünmüşlerdir. Diğer yandan öğretmenler için de aynı durum söz konusudur. Bir meslek grubu olarak öğretmenler bir toplumsal sınıfın içine sokulmaya çalışılsa bu meslek grubuna hangi tür öğretmenler dahil edilecektir. Örneğin; sıradan bir ilk okulda öğretmenlik yapan biriside bu katagoride yer alacak dünyaca ünlü çalışmaları olan bir üniversite profesörüde bu katagoride yer alacaktır. Dolayısıyla sağlık ile toplumsal sınıflar arasında kurulabilecek her türlü ilişkinin sadece genel trendleri belirtmesi bakımından önem taşıdığı ve bu ilişkinin her zaman korelatif bir ilişki olduğu unutulmamalıdır. çünkü sınıfla hastalıklar arasında sözü edilen ilişki zamana göre de değişim gösterebilmektedir.

Burada akla gelebilecek bir soru ise acaba kötü sağlık koşullarımı bireyleri alt sınıfta yaşamaya mahkum etmekte yoksa bireyler alt sınıfta olduklarından mı sağlıkları kötü olmaktadır. Gerçektende bu soru bazı araştırmacıların temel gündemini oluşturmuştur. Kimilerine göre (Wilkinson 1986) ciddi hastalıklara yakalanan çocuklar doğal olarak babalarının toplumsal konumlarından daha aşağıya düşeceklerdir. Kimilerine göre ise (MARMOT, at all, 1987) bu ancak şizofreni gibi çok ciddi hastalıklarda ortaya çıkabilecek bir durumdur.

Toplumsal sınıflar ve sağlık söz konusu olunca, diğer önemli bir kavram da eşitsizlikler kavramıdır. Gerçekten de sosyoloji alanında sınıflara ilişkin tartışma, temel olarak toplumların birbirinden farklı eşit olmayan kesimlerden oluştuğu kabulü üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Buradaki eşitsizliklerden, bireylerin fakirlikleri, gelir dağılımındaki her türlü farklılıkları kısacası insanların doğalarından getirdikleri fakat birlikte yaşıyor olmalarından kaynaklanan farklılıklar anlaşılmalıdır. Hastalıkları insan gruplarının doğası ve coğrafi özelliklerine göre istatistiksel olarak bir sıralama ile inceliyen epidemioloji zorunlu olarak sosyolojik kavramlara başvurmuştur. Bireysel yetenekler zorunlu olarak eşitsizlikler doğurmakta ve bireyler bu eşitsizliklerden dolayı başarı motivasyonlarını arttırabilmektedirler. Dolayısıyla eşit koşullar altında yaratılan rekabet haliyle eşitsizlik doğuracak buda toplumların biraradalığını perçinleyecek ve toplumsal bağı güçlendirecektir. Ancak sosyolojide olduğu gibi sağlık sosyolojisi alanında da eşitsizlikler kavramı sınıf kavramı ile ilişkili olduğu kadar ondan farklı içeriğe de sahiptir.

Görüldüğü gibi her türlü toplumsal değişim bireylerin sağlığını da etkilemektedir. Örneğin DURKHEİM (1952) çok bilinen intiharlar araştırmasını toplumsal değişimin yarattığı olumsuz koşulların bireyleri nasıl etkilediğini bulmak amacıyla yapmıştır. Yani bireyler ruhsal sağlıklarını toplum içinde nasıl yitirmektedirler? Sosyologların üzerinde durmak istedikleri asıl-klasik konuyu bu soru oluşturmaktadır. Kısacası nihayetle sosyoloji alanındaki kuramcılar bir toplum içerisinde bireylerin sağlıklarını tehdit eden ortamları yansıtmak istemektedirler.

Sonuçta toplumsal faktörlerle hastalıklar arasında kurulan bağın genel olarak 2 önemli kavramca açıklanmaya çalışıldığı vurgulanabilir. İlk model (stres modeli) stres kaynaklarının (çevre koşullarını tehdit eden faktörlerin) gerilime neden olduğunu ve kişinin psikolojik ve fizyolojik hassasiyetini artırdığını vurgulamaktadır. İkinci model ise (Çevresel-davranışsal) çevresel koşullara daha fazla önem vermektedir. Buna göre toplumsal hayat iş ve ev hayatı, sigara, alkol , diyet, egzersiz, kendine bakma sağlıklı hayatın sürdürülmesinde önemli rol oynamaktadır. Ancak bu iki modele de eleştiriler vardır; örneğin stresin hastalıklara değil hastalıkların strese neden olduğu iddea edilmiştir. Alkol ve sigaranın en çok tüketildiği yerler ise genelde en çok stesin olduğu işyerleridir.

Ancak, ülkemizde gözlemlenen kronik bir hal almış sağlık sorunlarından hareket ederek, Türkiye’nin bu tür toplumsal değişmeye hazırlıklı olmadan yakalanmış olduğu ileri sürülebilir.

Dolayısıyla sağlık sektörü aynı zamanda toplumsal gücün dağılımı ile de yakından ilgili olmaktadır. Güç bir kişinin isteğini yapma kabiliyeti ve olanağı olarak tanımlanırsa, haliyle, günlük hayatın vazgeçilmez bir kavramı durumuna gelir. Gerçekten de güç amaçlara erişmenin en azından örneğin yiyecek bulmak yada istediğimiz bir mevkiye gelmek gibi yolları önümüze açmaktadır. O halde, özellikle yüzyılımızda bireyler gücü ellerine geçirerek yada gücü ellerinde tutarak fiziki çevrelerindeki kaliteyi kontrol edebilmektedirler; sağlık politikalarını kendi istedikleri gibi şekillendirmek için kullanabilmektedirler; hayatta daha başarılı be daharahat olabilmek için gücü kullanırlar yada örneğin medya gücü eline geçirerek bireylerin çeşitli konulardaki fikirlerini şekillendirebilmektedirler. Bu bazen yasaların bireylere tanıdığı sınırlar çerçevesinde gerçekleşmektedirler. Bazen de bireylerin oto kontrollerini geliştirilerek aynı amaca hizmet etmeleri sağlanabilmektedirler. Böylece gücün bir tür kullanım amacı olan toplumsal kontrol mekanizmaları, toplumsal düzenin korunmasına ve toplumsal hiyerarşinin devamının sağlanmasına yaramaktadırlar.

Kısacası, sağlık/hastalık dolayısıyla sağlık psikolojisi alanı temel olarak, toplumsal gücün dağılımı ve toplumsal kontrol mekanizmalarının kullanımı ile yakından ilgili görünmektedir. Hatta idealist yaklaşımlar bir tarafa bırakılacak olursa sağlıklı bir toplum yaratmak, yönetimin kendi arzusunun dışında, gücün o toplumdaki dağılımıyla ilgili olacaktır. Doğaldır ki gücü/iktidarı eline geçirenler yada bu noktada etkinliği olan kesimler diğerine göre taleplerini daha etkin gerçekleştirebileceklerdir. Oysa diğer sosyal gruplar güce/iktidara daha direkt olarak katılabilmektedirler. Bunun toplumsal platformda görünümü söyle olmaktadırlar: alt sınıfların sağlık sorunu her zaman gündemde kalmakta, üst sınıflar bunu bir şekilde halledebilmektedirler. Güç ile sınıflar arasındaki ilişkiler toplumdan topluma farklılık gösterse bile temel ilkeler her yerde aynı kalmaktadırlar. Özellikle kapitalizm in daha fazla geliştiği toplumlarda bu tür ayrımlar daha fazla su üstene çıkabilmektedirler.

HASTALIK VE KÜLTÜREL, EKONOMİK, SİYASAL İLİŞKİLER

Hastalık kavramı toplumsal ilişkiler bağlamında ele alınabileceği gibi, kültürel, ekonomik, siyasal bağlamlarda da ele alınabilir. Toplumlar kendilerine özgü toplumsal ilişkilerle farklılaştıkları kadar, özellikle bu yapılar açısından da farklılaşmaktadırlar. Örneğin, (Hastalık ve sağlığın tanımı), (kültürden), (alt-kültüre) ve (topluluktan) (topluluğa) ve hatta bir ev içerisinde kuşaktan kuşağa değişmektedir.

Hastalıkların farklı toplumlarda nasıl farklı algılandıkları ya da yorumlandıklarına ilişkin çalışmalar daha çok antropologlar tarafından yapılmıştır. EVANS –PRİTCHARD (1937) Sudan da yaptıkları araştırmada hastalıkların kaynağının cadılar olduğunu ve bu cadıların hasta kişiyi sevmeyen komşuları tarafından harekete geçirildikleri inancını saptamışlardı. Buna göre hastalıkların iyileşmesi ancak komşunun cadılardan isteğini geri çekmeye razı edilebilmesi ile geri çekilebileceğini ispatlamışlardı. Tanrının gazabı kötü ruhlar ve cadılar. Benzer bir anlayışın Güney Amerika nın bazı bölgelerinde de rastlandığı belirtilmiştir.

Bireylerin hastalıkları nasıl algıladıkları hastalık semptomlarını da nasıl karşıladıklarına bakılarak izlenebilir. Semptomlara ilişkin tutumun kültürden kültüre göre değiştiği oldukça ayrıntılı bir şekilde vurgulanmıştır. Dolayısıyla bireyler ağrı ve hastalığa karşı uyarılmış olmaktadırlar. Oysa bir ABD de yerli ailesinde büyüyen çocuğa hastalıklar karşısında bir erkek gibi davranması ve ağlamaması gerektiği öğretilmekte ve hastalığın nasıl üstesinden geleceği anlatılmaktadır. Böyle bir gelenek içerisinde büyüyen birisi ise muhtemel bir psikolojik rahatsızlık karşısında bunu alenen itiraf edemeyecek olsa olsa fiziksel bir rahatsızlık şeklinde ifade edebilecektir. Diğer bir araştırma ise benzer sonuçlara başka bir yolla erişmiştir. Bu araştırmada Kleinman (1980) Tayvan da aslında psikiyatrik sorunları olan depresyon geçiren hastaların neden kendilerine fizikse şikayetlerle geldiklerini araştırmıştır. Sonuçta bunun nedeninin Tayvan dilinde çok sayıda insan bedenine ilişkin sözcük bulunmasına karşın özellikle batı ülkelerinde geliştirilen insan psikolojisine ilişkin benzer kavramların bu dilde olmadığını saptamıştır. Amerikalı öğrenciler ise Çinli öğrencileri denek olarak kullanmış ve her iki gruba da psikolojik sorunları içeren bir liste vermiş ve bu sorunların kendilerince mümkün olan her türlü nedenini yazmalarını istemiştir. Bu sorunlar arasında uyku güçlüğü, kaygı ve gerilim hissetme, baş ağrısı, yalnızlık hissi gibi sorular vardı. Amerikalı öğrenciler sorunların kaynağı olarak daha çok kendi iç duygusal durumlarını gösterirken, Çinliler daha çok dışsal etkenleri örneğin aile baskısı ve ekonomik hayattaki güçlükleri göstermiştir. Amerikalı öğrenciler içsel Çinliler dışsal faktörlere önem vermektedirler. Batı tıbbı kalbin kan dolaşımı ile bağlantılı görürken doğulu toplumlarda kalp duygusal hayatın merkezi olarak görülmektedir. Bunun yanında yine hastanın geldiği kültür eğer hastalıklara karşı hastayı bilgilendirmişse buda semptomlara ve hastalığa karşı göstereceği tepkide etkili olmaktadır. Yinede bir bireyin bir hastalık durumunda hekime baş vurması kolay olmamaktadır. Birey hastalığın semptomlarını gözlese ve bundan emin dahi olsa başka tür etkenler onu hekime baş vurmaktan alıkoyabilmektedir.

İçinde yetiştikleri koşullar gereği hastaların hekime başvurmaları çeşitli etkiler altında kaldığı gibi hekimlerde aynı nedenlerden dolayı hastalara çeşitli gözlüklerle bakmaktadırlar. Hakimler kendi meslektaşları ile birlikte nasıl bir dayanışma sistematiği kurmuşlarsa, hastalarda içinden geldikleri kültür kalıplarına göre kendi danışma ağlarını oluşturmaktadırlar. Örneğin bir hasta ameliyat olmayı kabul etmeden önce genellikle akraba eş ve dosttan oluşan bir dayanışma sistemi kurmaktadır. Bu durumda bireylerin kendi sağlıkları ile genelde popüler alanda kalarak ilgilendikleri vurgulanmaktadır. Örneğin bireyler hastalandıklarında ilkin kendi kendilerini tedavi etmeye çalışmaktadırlar yada tıpla hiç ilişkisi olmayan fakat öğüt verebilecek durumda olan tanıdık eş ahbap ve dostlardan yardım almaktadırlar. İkinci olarak yine modern tıp ve tıpçılarla hiç ilişkisi olmayan uzman oldukları düşünülen kişilere başvurmaktadırlar. Bu kişiler tıpçı olmamalarına rağmen tıpta alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak üçüncü olarak profesyonelleşmiş hekimlere başvurmaktadırlar.

Bu açıklamalardan anlaşılan tıp ne kadar kendi profesyonelliğini ve dokunulmazlığını ilan etmiş olursa olsun nihayette kendilerine hastalar baş vurduğu ölçüde inanılır ve güvenirliğini koruyacaktır. Buda gösteriyor ki hastalık ve sağlık anlayışı tamamen belli bir kültürel ortam içinde şekillenmektedir. Hatta bir iddia ya göre özellikle batı kültüründeki laikleşme süreci göz önünde bulundurulduğunda zaman içinde din olgusu toplumsal gücünü kaybetmeye başlamış tıp bundan doğan boşluğu doldurmuştur. Toplumda hekim ve din adamının işi farklılaşmış kiliselerin yerini tıp klinikleri almaya başlamıştır. Kiliselerde yapılan günah çıkarmanın yerini artık psikoloji klinikleri almıştır. Günümüzde tıp artık fiziksel sorunların giderildiği ortamdan çok daha farklı ortamlara işaret edebilmektedir. Artık günümüz modern toplumların dinsel olguların yerine diyet, spor, doğum kontrolü, sigara karşıtı gösteriler almış gibidir. Şu ana kadar görünen odur ki gelişmiş ülkeler kendi yurttaşlarının sağlıklarını diğer ülkelere göre daha iyi koruyabilmekte ve hastalıkları daha farklı yollarla tedavi edebilmektedirler.

Hastaların hastalık semptomları karşısında takınacakları tavır kültürel geleneklere ilişkin olduğu kadar içinde yaşanılan ekonomik yapıylada ilişkilidir. Hastaları da ekonomik toplumsal köken açısından birbirlerinden farklı olmaktadırlar. Dolayısıyla doktorlara baş vurma alışkanlıklarının genelde hastalığın ciddiyetiyle ilgili olabilir. Kısaca özetlemek gerekirse hemen hemen her toplum hastalıklara karşı farklı tepkiler gösterseler bile minimum düzeyde dahi olsa bu tepkilerin bazı ortak yanlarından söz edilebilir.

Bir trafik kazası sonucunda ortaya çıkabilecek bir hastalık farklı olanaklara sahip ülkelerde farklı şekilde tedavi edilir. Çünkü bu tür hastalıklar sonuçta tedavi edilmeleri kaçınılmaz türden hastalıklardır. Hastalıkları tedavi etmek açısından ülkeler farklı farklı bakım ve tedavi anlayışı gerçekleştirmiş olsalar bile hastalıkları önlemek açısından alınabilecek tedbirlerin nitelikleri ülkelerin ekonomik durumları ile yakından ilişkili oldukları kendiliğinden açıktır. Sonuç olarak vurgulanabilir ki modern zamanlarda sağlığı direk olarak etkileyen birkaç önemli yaşam alanı bulunmaktadır. Bu alanlar ülkenin ekonomik etkinlikleriyle yakından ilişkilidir. Bu önemli yaşam alanları şu şekildedir; sigara içilmesi, diyet yapılması, fiziksel aktivitelerdeki eksiklikler, alkol alınması, cinsel açıdan yaşanan sorunlar ve trafik kazaları. Ekonomik alanda çok gelişmiş toplumlarda hastalıklara karşı,korunmanın başarıldığı ve ekonomik etkinliklerle direkt olarak çakışmayan en gelişmiş alan ise doğum evleri, dişçilik, bağışıklık, erken kanser teşhisi, yüksek tansiyon araştırmaları olmaktadır.
Her devlet ve toplum sağlık etkinliklerini belli bir plan ve program çerçevesinde gerçekleştirmek istemektedir. Nihayetle zengin olsun fakir olsun her ülke ve toplum sınırlı ekonomik kaynaklara sahiptir. Sınırlı kaynakların akılcı bir biçimde yönlendirilmesi akılcı politikaların üretilmesini gerekli kılmaktadır. Bunun için sağlık alanlarının organize edilmesi radikal ve evrimsel değişikliklerin yaratılması akılcı sağlık politikalarının yaratılıp yaratılmamasına ilişkin gösterilmektedir. O halde sağlık hastalık sorunları sadece hastane ilişkileri içerisinde halledilemeyecek kadar geniş bir içerik ve kapsama sahiptir.
O halde medikal sosyolojinin temek konularından birini oluşturan hasta-hekim ilişkisinin çeşitli boyutlarına bu noktada daha ayrıntıları ile bakmak faydalı olacaktır.

5-) HASTA HEKİM İLİŞKİLERİ

Sağlıklı bir toplum yaratılması ya da mevcut sağlıklı ortamın sağlanması hasta ile hekim arasında kurulabilecek ilişkilerin nitelikleriyle de yakından ilgilidir. Hastanelerdeki tanı koyma ve tedavi etmede başarılı olma , hastalarla kurulabilecek olumlu ilişkilere bağlıdır. Diğer yandan , iyileşmek ve hastalığının gerçek nedenlerini ve tedavi yollarını öğrenmek isteyen her hastada doğal olarak hekimlerle iyi ilişkiler içerisinde olmak isteyecektir. Genel olarak hekimler bilmelidir ki ; hastalığı hakkında bilgi vermeyen yada yeteri kadar konuşmayan hasta üzerinde kendi başarısı da sınırlı kalacaktır. Kendini hastane içerisinde özgür ve rahat hissetmeyen bir hasta hekimi yanıltıcı konuşmalar içine girebilir. Hekim şunun bilincindedir ki hastaya bu türden bir ortam sağlayamadığı durumda yani hastayı hastalığı hakkında tatmin edici bir şekilde bilgilendiremediği durumda mesleğinin özünü oluşturan tedavi amacına kolayca erişemeyecektir. Oysa , bu atmosfer her zaman yaratılabilmekte midir? Kendi ülkemizdeki hastane koşulları böyle bir ilişkinin yaratılmasını destekler yada köstekler nitelikte midir? Açıktır ki , bu soruların cevaplanması hastalık ve sağlık ikileminin aydınlatılması açısından önemli bir durumu sembolize etmektedir.

Parsons’ a göre hasta bir bireyden dört farklı rolü yerine getirmesi beklenmektedir. İlkin bu birey , günlük olarak sürdürdüğü etkinlikleri ve sorumlulukları bırakmak durumundadır. İkinci olarak hasta birey kendi ihtiyaçlarını karşılayamadıklarından kendisine bakılması gereken kişidir. Ancak hasta bireyin bu iki koşulu yerine getirmesi içinde bulunduğu durumun kritikliği ya da ciddiliği ile yakından ilgilidir. dolayısıyla hasta rolü PARSONS için toplum içinde sürekli olarak yerine getirilmesi gereken bir rol değildir. Hasta bu rolü yerine getirirken bir çok kültürel kalıpların etkisi altında da kalmaktadır. Hastalar nasıl ki tedavileri için hekimlere yardımcı olmaları gerekiyorsa hekimlerde tüm bilgilerini hastalarına iletmek amacıyla kullanacaklardır. Bundan dolayı hekim tedaviyi tam yapabilmek için genel olarak hastanın hiçbir zaman bir başka kimseye söylemeyeceği sırlarını bilmek isteyebilecektir. Ancak hekim bütün bunları bilmesinin arkasında sadece hastayı tedavi edebilme amacının yattığını unutmamalı elde ettiği bilgileri kendi lehine başkalarının alehine kullanmamalıdır.

Parsons un bu klasik görüşü bir çok açıdan eleştiriyede açık görülmektedir. Örneğin ; Parsons hastalığı normalin dışına çıkan geçici bir durum olarak tanımlamaktaydı. Bu anlayış neredeyse Parsons modelinin en merkezi noktasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla kronik hastalık durumunda da kendini yeniden tekrarlayan bir ilişki doğabilecektir. Yani Parsons modeli eleştirilerin aksine kronik hastalıklarada uygulanabilir gibi durmaktadır. Oysa çoğu zaman bir bireyin gerçekten hasta olup olmadığına karar vermek o kadar kolay olmamalıdır. Birçok hastalıkta hastalığın şiddetini belirlemede hekim hastanın beyanına güvenmek durumunda kalmaktadır. Bazen de gerçekten hasta olan biri hakkında hekim numara yaptığını düşünebilir. bu duRumda hekimle hasta arasında gözle görülebilir bir gerilim doğacaktır. Buna benzer bir başka örneğide adli davalar oluşturabilir. Dolayısıyla bu tür gerilimler sadece hekimleri ve hastaları ve onlar arasındaki ilişkileri ilgilendirir türden değil aynı zamanda kamuoyunuda ilgilendirir niteliktedir.

Hekimlerle hastalar arasında çıkabilecek gerilimlere diğer bir örnek ise hastalara tanınabilecek önceliklerle ilgilidir. Örneğin bir böbrek transplantasyonu için bir hekimin birden fazla hastası olabilir. mevcut böbreği sadece bir hastasına takabilecektir. Hastalar arasında hangi ölçütlere göre seçim yapılacağı hiçbir zaman açık değildir. Hekim mümkün olduğu kadar hastalarının güvenini sarsmadan yada en az ölçüde sarsacak şekilde sorunların üstesinden gelme durumundadır.
Parsons tıbbın toplumsal kontrol açısından bir işlev üslendiğinden hekim hasta ilişkisinin olumlu7 bir sonuç doğurduğunu Fridson ise bu iki ucun birbirlerinin eksikliklerini giderici olmaktan çok uzak olduğunu belirtmektedir. Hasta belli bir rahatsızlıkla hekim ise hastalıkla uğraşmak durumundadır. Bunun için aralarındaki ilişki basit bir şekilde kendi rolleri yerine getirme ilişkisinden çok derin yapısal özellikler taşımaktadır. Diğer bir araştırmada hekimlerin Parsons’ ın iddea ettiği gibi paylaşılan değerler yada bu değerlere dayanılarak kendilerine verilen yasal otorite zemininde değil sırları açıkca belli olmayan çatışma zemininde hareket ettiklerini göstermektedir. Diğer bir araştırma ise hekimle hastanın yalnız kaldıkları muayene odasındaki iletişimlerine bakarak benzer tirendi yakalamaya çalışmaktadır. Bu çatışma herzaman apaçık olmayabilir. Parsons modeline kapitalizmin uygun bir açıklama tarzı olarak bakanlarda vardır. Amerikan toplumunda hastaneler hastanın hastalığını gidermekten çok yani ortak değerlerin kuvvetlendirilmesinden çok hakim kapitalist ideolojinin pekiştirilmesinin yapıldığı yerlerdir.

Bu ekole göre araştırmacılar hekim hasta ilişkisinin sonuçta uzlaşı yada çatışma ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağından çok nasıl şekillendiği bu ilişkilerin nasıl devam ettiği ve nasıl değiştiği üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Yine bu araştırmada hastaların hekimleri görmeden önce onlarla ne konuşmaları gerektiği konusunda provalar yaptıkları saptanmıştır. Kısacası hem hekimler hemde hastalar etkileşimci görüşe göre müzakere taktikleri ve stratejileri geliştirmektedirler. Sorunlarını ortaya koyarken kendi önem verdikleri sıraya göre bunların sunumunu yapmaktadırlar. Ve bu yolla istedikleri yönde bir etki uyandırmaya çalışmaktadırlar. Örneğin hekimlere hastalıklarına ilişkin kendi çevresinin söylediklerini beğenmediklerini ifade ederek hekimin bilgisine ne ölçüde önem verdikleri izlenimi uyandırarak hekimi kendi alanına çekmek ve kendi ile daha fazla ilgilenmesini sağlamak istemektedirler.

Hasta ile hekim arasında kurulabilecek ilişkide hekimin kontrolü yüksek hastanınki ise daha düşük düzeyde gerçekleşmektedir. Hasta hekiminin yapacağı her türlü hareketi önceden kabul eder gibidir. Çünkü hekimin kendi babası gibi kendi aleyhine olan bir şeyi yapmayacağına inanmaktadır. Hasta hekime güvenmekte ona teslim olmakta ve karar sürecine hiçbir şekilde katılmak istememektedir. Bu tür ilişki en yaygın ilişkidir.

Diğer yandan zaman zaman hekim hasta üzerindeki kontrolünü azaltmaya karar verir. Bu durumda hasta otorite boşluğunu ya kendisi doldurmak isteyecek yada böyle bir rolü kabullenmeyecektir. Şu da açıkca bilinmektedir ki hastayla hekim arasındaki ilişki belli bir hastalığın çeşitli aşamalarında ya da hastalığın ciddiyetine göre değişebilmektedir. Örneğin hayati tehlike içeren çok şiddetli ağrılarla gelen bir hastaya hekim ilk olarak bir çocuk muamelesi yaparak kendi dediklerinin yapılmasını sağlamak isteyecektir. Ancak ilerleyen safhada hayati tehlike geçmiş olacağından daha çok büyüklere yakışan bir ilişki içinde olmayı tercih edecektir. Örneğin genç kızlık dönemini yaşayan birisi için yüzündeki sivilceler hayati önem taşıyabilir ama bir hekim için çok sıradan bir vaka olarak görülebilir. Hasta hekime baş vururken belli bir kültür içinden çıkara gelmekte ve hastalarında bu kültür içerisindeki önemi kadar hastanın gözünde önemi olmaktadır. O halde denilebilir ki hastanın toplumsal ve kültürel kökeni hekimle kuracağı ilişkide çok önemli rol almaktadır.

Bazı hekimler hastaları ancak kendi tedavileri bakımından önemli gördükleri zaman dinlemektedirler. Diğerleri ise hastaların duygu ve düşüncelerini paylaşmak istemektedirler. Oysa hastalık sadece bir mikrop düzeyde bir mikrobun yarattığı bir durumdan öte bir olay olarak düşünüldüğünde hastayı daha uzunca dinleme gereği duymaktadır.
Genel olarak ülkemizde de İNGİLTERE gibi hastane kliniklerine gelen hastalara hekimlerin çok fazla zaman ayıramadıkları bunun için hasta-merkezcil bir tedavi tutumu sergileyemedikleri söylenebilir. Özel hastanelerde ise her iki tutumun ortasında davranan hekimlere rastlanabilir. Ancak hastaların büyük bir çoğunluğunun gitmek durumunda kaldıkları devlet hastanelerinde hekimlerin İngiltere de olduğu gibi hastalara çok az zaman ayırabildikleri gözlenmiştir. Örneğin eğer hasta hastalığı hakkında yeteri kadar bilgili ise hekim karşısında edilgen bir durumda kalmamakta, en azından çeşitli sorular sorarak bilgilenmeye ve tatmin olmaya çalışmaktadırlar.

Kronik hastalıklar hasta ile hekimin sadece belirli bir dönem içerisinde karşı karşıya gelmelerini değil daha çok uzun dönemlerde ve karşılıklı fikir alış verişlerini gerekekli kılmak gibi ilişkinin kurulmasını gerektirmektedir. Kronik hastalığa yakalanmış kişiler ilk zamanlarda hastalık hakkında kendi bilgileri çok sınırlı olduğundan talep edici yada sorgulayıcı olmamaktadırlar. Ancak ilerleyen zaman içerisinde gerçektende hem hastanelerin teknik kapasitelerine hemde hekimlerin bilgisel düzeylerine tutum ve davranışlarını sorgulayan bir tavır gerçekleştirmektedirler. Hastanın tıp bilgilerine ulaşım yolları daha kolaylaşmış ve çeşitlenmiş olduğundan hasta ile hekim arasındaki ilişkilerde tıp merkezli olmaktan uzaklaşmakta hekime bilginin kaynağı olma işlevinden başka işlevlerde yüklenmek istenmektedir.
Diğer yandan özellikle medyanın sağlık konusuna verdiği önem gerek televizyonlarda gerekse gazetelerde bu konuya ayrılan yer ve zamanın gittikçe artıyor olması hekimlerinde bu olanakları kullanarak halka bilgilerini açma eğilimi içerisine girmeleri de tıp bilgisinin belli bir gruba ait olmaktan yavaş yavaş uzaklaştırmaktadırlar. Tedavi olanakları bir çok şekilde farklılaşmakta ve hastalar bu tür çeşitlilikten hoşlanmakta ve rahatlamaktadır. Sonuç olarak vurgulanmalıdır ki hem tıp alanında hemde sağlık sosyolojisi alanında hasta hekim ilişkilerini açıklamaya yönelik her kuram pratikte çok sık gözlediğimiz şu gerçekleri hesaba katma durumundadırlar; Genellikle hastalar hekimlerinden becerilerini sergilemelerini beklemekte bu olmazsa iletişimlerini koparır iş birliğine yanaşmazlar, bir çok hasta hastalık olgusuna farklı yaklaşım ve davranış içerisinde olduklarında fiziksel bir şikayeti dile getirseler bile duygusal ve psikolojik problemleri de beraberinde getirmektedirler, hekim ve sağlık personelleri hastayla belli bir hastalıktan acı çeken birisi olduğu kadar bir insan olarak ta ilgilenir, davranışsal ve kişiler arası faktörler hastalığın seyri ile ilgilidir hekimler bunları göz ardı edemez, tedavi sürecinde kişiler arası ilişkilerin ihmal edilmesi hasta ile iletişim kurmanın ve bilgi edinmenin önünü tıkar hastanın yanlış yönlendirilmesi ile sonuçlanabilir.

6.HASTA HASTANE İLİŞKİLERİ

Hekimler tedavi sürecinin akademik yada bilimsel yanıyla ilgilenirken bürokratik yani ile hiç ilgilenmiyormuş gibi görünmeyi tercih etmektedirler. Bunun için kısaca hastanın hastanelerde karşılaşabileceği zorluklara kuramsal olarak değinmekte fayda vardır. Hastanelerin içinde bulundukları genel sorunları tek tek dile getirmek bu çalışmanın sınırlarını aşacağından bu bölümün hedefleri arasında yer almamaktadır. Bir hastane ortamında hasta hekimle yüz yüze gelene kadar bir çok bürokratik işlemleri yerine getirmek zorundadır. Bu işlemler çoğu zaman can sıkıcı olur. Hasta bu işlemden ne kadar canı sıkılmış olursa olsun hiçbir zaman hekime bu işlemlerden yakınamayacağını çünkü konunun hekimin uzmanlık alanının dışında kaldığını bilmektedir. Yaşadığı olumsuzluklar hastayı hekim karşısında rahat bir duruma itmeyecektir. Hastanelerden sağlık personelinin ve diğer personelin neler yapıp yapmayacakları ayrıntılı bir şekilde taraflarca bilinmektedir. Dolayısıyla hastane içerisinde yapılabilecek her türlü davranış bu kurallara uygunluk göstermek durumundadır. Kuralların olduğu yerde doğallıkla bu kuralları uygulayacak kişiler arasında belli bir hiyerarşiden bahsetmek gerekmektedir. Dolayısıyla hastaneleri otoratif ve hiyerarşik ilişkilere dayalı toplumsal örgütler olarak tanımlamak mümkündür. Bunun için bir örgütsel yapı olarak hastanelerinde kendilerinin doğuş nedenini hazırlayan ve kendilerini çevreleyen kültürel özelliklerin bir ürünü oldukları hemen hemen her kültürde benzer olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak böyle bir tarihsel kaygıyla ortaya çıkmış olsalar bile hastanelerin gerek ülkemizde gerekse başka ülkelerde günümüzde geldiğmiz noktadaki kapitalist ilişkiler söz konusu olduğunda tarihsel özelliklerinden ve hedeflerinden çok sapmalar gösterdiklerini ve bu günün hastanelerinin hem mülkiyet hemde yönetim ve kontrol açısından çok farklı özellikler sergilediklerini belirtmek gerekir.

Günümüzde ise hastaneler daha çok iyi bir otel iyi bir okul iyi bir laboratuar ve iyi bir tedavi ve araştırma merkezi olma durumundadırlar. Ülkemizde ve başka ülkelerde çoğu zaman hastaneler tıp mesleğinden ve meslekten olmayan kişilerce yönetilmektedirler. Örneğin hekim hastanın maddi gelirine bakmaksızın gerekli olan bilimse müdehaleleri yapmak isteyecektir. Diğer yandan tedavinin maddi durumuyla ilgili bürokratlar ise hastanın hastaneyi zarara sokup sokmayacağı ile ilgilenecekler. Çünkü hastanenin işlerinin yürümesi görevini bu kesim üstlenmiştir. Bir başka örnek hekimler hastaları büyük ölçüde gözlem altında tutmaktan hoşlanmaktadırlar. Hastanın sağlığı ve doğabilecek sorunların üstesinden gelme açısından daha emin bir yol olarak düşünürler. Oysa bürokratik kesim hastaların bir an evvel hastaneyi terk etmelerini hastanenin daha çok gelir elde etmesini daha çok sayıda hastanın tedavi edilmesini talep edeceklerdir. Kısacası bu ve buna benzeyen durumlar karşısında her zaman hekim ile hastanenin bürokratik kesimini oluşturan memurlar arasında gözle görülmesede gizliden devam gizliden yapılan tartışmalardan söz edilebilir. Bu da hastanenin genel amaçları ile tutarlı durum bir durum gibi gözükmektedir. Hastanede bazı durumlarda hekimlere ve özellikle meslekte çok tecrübe sahibi olan hekimlerin hastanın hayata dönmesi yada acil önlemlerin alınabilmesi için çok fazla düşünmemeleri ve sadece söylenenleri bir emir gibi düşünerek iş yapmaları beklenmektedir.

Hastanelerde asıl işin hekimler tarafından yapıldığı düşünüldüğünden en azından hekimler böyle düşündüğünden idari kesim sadece yardımcı bir unsur olarak görülmektedir. Hem hastanenin maddi işleri hem de tıp temelli işleri baş hekimlerce ve bunların görev dağıttığı kimselerce yürütülmektedir. Eğer yapılacak iş sıradan ve rütin ise işin doğasına uygun olarak iş bölümü yapılmaktadır. Baş hekimler idari kesimin görüşünün önemli olduğunu düşündükleri konuların dışında yönetim sürecine katılmalarını kendi işlerine müdahale gibi algılamaktadırlar. Hekimler hastanelerin asıl sahipleridirler ve böylede kalmak istemektedirler. Kısacası türk hastanelerinde bürokratik kesim ile hekim arasında önemli ölçüde yetki kargaşasından yada ciddi bir çatışmadan söz etmenin mümkün olmadığı söylenebilir. Çünkü pratikte hekimler hastanenin idare edilmesine hiç kimse ve özellikle hastanenin idari kesimi ile paylaşmak niyetinde değillerdir. Hekimlerle hastane yönetimi arasındaki gerilimin ortaya çıkabileceği diğer bir alan ise hastaya nasıl hangi koşullarda bakılacağına ilişkindir. Yetişmekte olan hekimler tecrübelerini ancak hastanelere gelen hastalara bakarak arttırabilmektedir. Oysa diğer hastane personelinin amacı ise hastaları rahat ettirmek tedaviyle direk olarak ilgisi olamayan konulardan uzak tutmaktır.

Hastanelerde çatışma sadece hekim idare hasta arasında değil hekimlerin kendi aralarında da ortaya çıkabilmektedirler. Özellikle ilaç tedavisi yapılan hastalar üzerinde hekimlerin çok farklı görüşlere sahip oldukları bulunmuştur. Cerrahi dallarda bu farklılığın azaldığı görülmüştür. Oysa hastaların ne tür ilaçlar kullanarak daha kısa bir zamanda iyileşebileceği her zaman için tartışmaya açık olabilmektedirler. Hasta ile hastane arasında ortaya çıkabilecek sorunların bir kaynağı ise hastanın birlikte getirdiği ya da hastane ortamından kaynaklanan strestir. Hastalar zaten vucutlarında bir şeylerinin bozuk olduğunu hissetmektedirler. Bunun giderilmesi gerektiğini düşünmektedirler. Ve belli bir tanının konulmasını beklemektedirler. Bu bekleyiş bile başlı başına stresin kaynağı olabilmektedir. Hastalığın niteliğine ve ciddiyetine bağlı bu tür etkenler çoğu hastayı derinden rahatsız etmektedir. Örneğin bir çok hasta belki de sakat kalacağını ömrünün kalan kısmını sakat yaşayacağını hayatının bu noktada biteceğini düşünmekte bunun endişesini yaşamaktadır. Bu doğal endişelere ek olarak hastane ortamının kendisinden de kaynaklanan stresler vardır. Odasını başkasıyla paylaşmak durumunda olan hastaların bir çoğu da gürültüden rahatsız olmakta ve bu stresin diğer bir kaynağını oluşturmaktadır. Hastanın kendi evinde yaşıyor gibi hissetmesini sağlamak çevreyi buna göre düzenlemek hasta odalarını klinik atmosferinden kurtarmak hastaları stresten kurtardığı ve hastane hakkında olumlu izlenimlerle ayrıldıkları saptanmış bulunmaktadır.

Eğitim Sosyolojisi ve Eğitim Kurumlarında Sosyolog İstihdamı Üzerine

02 Temmuz 2010 Yorumlar kapalı

Eğitim Sosyolojisi Nedir?

Eğitimden bahsedildiğinde, genellikle, eğitim işine eğitimci ve öğrenci olarak katılanlar; öğretmenler ve öğrenciler, çocuklar ve gençler, anaokulu öğretmen ve bakıcıları, çıraklar ve ustalar, anne-babalar ve okul yöneticileri vs. akla gelir. Yani eğitim deyince ilk akla gelen,eğitici ile eğitilenler arasındaki kişisel ilişkilerdir. Daha açık bir söyleyişle; öğretmen ili öğrenci arasındaki karşılıklı ilişkilerin şekli ve izleri, çocuk gelişiminin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar, eğitsel ilişkinin meydana geldiği okul ve çevre ortamı, eğitime etki eden çevre faktörleri, çocukların tecrübe kazanmaları ve yetenekleri, eğiticinin pedagojik hedefleri, kullanılan eğitim araç ve metotları ile ilgileniriz.

Eğitim, toplumun sosyal kurumlarından bir tanesidir. Her çocuk belirli bir aile içinde doğar, belirli bir sosyal tabakanın dilini ve görgü kurallarını öğrenir, bir köy veya şehir ortamında büyür, ilkokulda ve öğretim sisteminin diğer okullarında okur. Küçük çocukluk yaşlarından itibaren çeşitli arkadaş çevredeki içine girerek oyunlarını bu çevreler içinde oynar, sohbet eder, bu gruplarla bütünleşir. Kitap, gazete, dergi okur; sinemaya, tiyatroya gider, radyo dinler, televizyon seyreder… Bütün bunlar insanların ve özellikle yeni yetişen nesillerin içinde yaşadıkları toplumdan etkilenme yollarından bazılarıdır. İçinde yaşanılan bu ortamlar, çocukları ve gençleri hayatın amacı, önyargılar ve değer hükümleri, tutumlar, vaziyet alışlar, bütün düşünce ve davranış yönlerinden etkiler, yönlendirir ve kalıplaştırır. İşte burada kısaca değinilmeye çalışılan toplum ile eğitsel yetiştirme arasındaki karşılıklı ilişkileri, bağlantıları ve etkilemeleri inceleyen bilim dalına Eğitim Sosyolojisi denir.

Türkiye’de “Eğitim Sosyolojisi” olarak adlandırılan bilim dalı, dünyada kendisi ile ilgili literatürdeki ikili yaklaşımın ikisini birden ifade etmektedir. Bu bilim dalının tarihinde özellikle etkili olmuş bu ikili yaklaşım şunlardır: Türkçeye “Eğitim Sosyolojisi” olarak çevirebileceğimiz “Sociology of Education” (“Erziehungssoziologie”, “Soziologie der Erziehung”), toplumun sosyal yapısını bir bütün kabul ederek onun kurumlarından birisi olan eğitimi ele alıp incelemektedir. Burada sosyolojik metodlar kullanıldığı gibi, araştırmaların odak noktası ve konuya bakış açısı da sosyolojiktir. Türkçeye “Eğitsel Sosyoloji” olarak çevrilebileceğimiz “Educational Sociology” (“Paedagogische Soziologie”) ise odak noktası olarak eğitimi almakta; eğitim sistemi, öğretmen-öğrenci ilişkileri, sınıfların durumu, ders programları, eğitimde uygulanan metotları vs. incelemektedir. Yaklaşımlar farklı olmasına rağmen ele alınan konular aşağı yukarı aynı olduğu için, Eğitim Sosyolojisi derslerinde her iki yaklaşımın da eğitim ve toplum konularını ele alma tarzları ve çıkardıkları sonuçlar birlikte verilmeye çalışılmaktadır. Zaten son yıllarda bu tartışmaların en yoğun olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde de iki akımın birbirine yaklaştığı ve birleştiği görülmektedir.

Eğitim Sosyolojisinin ana konularına girmeden önce, eğitim ve sosyoloji kelimelerini, bizim için ne ifade ettikleri noktasından ele almak lâzımdır. Sosyolojik açıdan eğitim, bireyin içinde yaşadığı toplumda yeteneğini, tutumlarını ve olumlu yöndeki diğer davranış biçimlerini geliştirdiği bir süreçler toplamıdır. Başka bir tanıma göre de eğitim, bireyin toplumsallaşması ve ferdî gelişimini – ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda – en yüksek düzeye çıkarması için düzenlemiş, kontrollü bir çevredeki toplumsal süreçtir. Sosyolojiye göre eğitim, bir sosyalleşme veya sonradan topluma katılanlar için bir integrasyon (bütünleşme, kaynaşma, intibak) sürecidir. Sosyoloji ise, insanların meydana getirdikleri toplulukların ve toplumsal kurumların sistematik incelemesini yapan bir bilimdir. Sosyoloji, insanın sosyal davranışlarını inceler, toplumsal davranışın kalıplaşmış şekillerini, bu alandaki toplumsal kuralları ve “toplumsal yasaları” tespit etmeye çalışır; modern toplumlarla ilgilenir.

Eğitim, toplum içinde cereyan eden bir sosyalleşme olgusu olarak ele alındığında, okullar ve diğer eğitim-öğretim birimleri de bu toplumsal olguyu organize ettiğinden eğitim de bir sosyal olay olarak ele alınmakta; eğitim olgusuna sosyal yönden yapılan yaklaşım ve incelemeler de Eğitim Sosyolojisi adı altında toplanmaktadır.

Eğitim Sosyolojisinin Önemi

“Eğitim sosyolojisi” dersinin öğretmen ve eğitimcilere kazandıracağı yararlar da şu noktalarda özetlenebilir:

a) Bir öğretmenin karşısındaki öğrenciler çok çeşitli toplumsal menşelerden; ailelerden, yerleşim yerlerinden, sosyal sınıf ve tabakalardan gelmektedirler. Öğretmen, öğrencilerin içinden çıktığı sosyal çevreyi ve oradaki sosyal ilişkileri iyi bilmelidir.

b) Öğretmen, içinde çalıştığı okuldaki toplumsal olguyu ve bir sosyal kurum olarak okulun sosyal işleyişini bilmeli; eğitim-öğretim çalışmaları sırasında bundan faydalanmalıdır.

c) Modern öğretim yapmak isteyen bir öğretmen, karşısındaki öğrenci grubunun özelliklerini bilmeli; grup dinamizmi, grup davranış ve dayanışması ile ilgili bilgi sahibi olmalıdır.

d) Eğitim Sosyolojisi, öğretmenlere, içinde bulundukları toplumun kültürü, eğitimi etkileyen toplumsal güçler ve etkileme biçimleri, toplumsal gelişme, toplumsal roller vs. konularında sağlıklı bilgiler vermektedir.

e) Eğitim Sosyolojisi, ülkenin ve çağdaş toplumsal düzenin eğitim sorunları karşısında, öğretmenlerin daha bilinçli hareket etmelerinde ve mümkün çözümler göstermelerinde yardımcı olur.

Eğitim ve Sosyal Değişim

Atilla Yusuf Alan

“Robotik Kültür” kitabından

Teknolojik buluş ve değişimlerle, sosyal buluş ve değişimler arasında kompleks bir ilişki vardır. Meselâ, televizyonun icat edilmesiyle dünya çapında bir sosyal değişim başlamıştır. Kılık kıyafet, dil, aile, siyaset, sağlık ve din, televizyonun tesir ettiği sahalardan sadece bir kısmıdır ve bütün bunlar cemiyetin talebine karşılık arzda bulunmak mazeretiyle ve eğlence bahanesiyle yapılmaktadır. Eğitimden dikkatle tefrik edilen eğlencenin, eğitimin gerçekleştirdiğinden çok daha büyük sosyal değişimlere yol açması ise, ibretle mütalaa edilmeye değer.

Günümüzde, eğitim hususunda yanlış bir yaygın kanaat mevcuttur. Eğitim ve öğretimdeki temel maksatlar ne türlü ifade edilirse edilsin, neticelere bakıldığında, malesef, asıl gayenin para gözlü insanlar yetiştirmek olduğu ortaya çıkmaktadır. “Öğrenme=kazanma” formülüyle okuma yazma bilen işçi ve memur yetiştirmekle meşgul okullar, global hesaplaşmalar plânlayan bir beyin takımı oluşturacak durumda değildirler. Mekanik ve papağanca talimatlarla vakit kaybettikçe de, mütefekkir ve müceddit namzetlerini terbiye etmeye zaman bulamayacaklardır.

Şu anda çoğu okulda olup biten şeyler, cemiyette olup biten şeylerin çok gerisindedir. Neyse ki, gelecekten zaman makinesiyle getirilmiş gibi, cemiyetin hayat standardını, dünya görüşünü ve idrak seviyesini aşan birtakım eğitim müesseselerinin mevcudiyeti bizleri ümitsizlikten kurtarmaktadır. Bu tür kurumları farklı kılan dinamikleri incelediğimizde ister istemez şu sorular aklımıza geliyor: Dünya çapında başarılar elde etmenin sırrı nedir? Yoksa bizler eğitimdeki hedeflerimizi tekrar belirlemek ve eğitilmiş insan yetiştirmekten neler kastettiğimizi tekrar düşünmek mi zorundayız?

Evet, bilgiyi istif eden değil, yerinde ve tesirli olarak kullanabilen insanlara ihtiyaç var. Halbuki okullarda bilgilerin nasıl toparlanacağı üzerinde duruluyor, nasıl değerlendirileceği değil. Problem çözme, yorumlama, terkip ve tahlil etme gibi kabiliyetlerin, ekip çalışmaları yoluyla geliştirildiği farklı öğrenim ortamları, geniş ufuklu ve yeniliklere açık eğitimciler tarafından hazırlanmadıkça okulların, istenilen sosyal değişimleri gerçekleştiren, problemleri çözüp ihtimalleri değerlendiren birer irfan santrali haline gelmesi çok zordur. Kısacası, okullar, zaman ve mekanla sınırlanmayan, arzu edilen ferdî ve içtimaî hedeflere en kısa zamanda ulaştıran eğitim müesseseleri ve kültür merkezleri haline getirilmelidir. Zaten bu ideal gerçekleşmiş olsaydı, bizim bildiğimiz okullar şimdiye kadar tarihe karışmış olacaktı. O zaman, bilgileri inhisarları altına almakta mahsur görmeyen uzman ve teknisyenlerin ipoteğindeki hakikat, ilim ve hikmet, kıtlıktan kurtulacak, dileyen herkesin onlara ulaşması da mümkün olacaktı.

Rehberlik Araştırma Merkezlerinde (RAM) ve Rehberlik servislerinde, “sosyologlar”, “okul sosyoloğu” görev ve ünvanı ile görevlendirilmelidir.
Okul Sosyologlarının Görevleri şu şekilde betimlenebilir:

1)Öğretmen ve öğrencilerin sorunlarının saptanması,

2)Anket çalışması ile öğrencilerin sosyolojik profilinin tespiti,

3)Sosyal ve kültürel faaliyetlerin organizasyonu,

4)Mesleki rehberlik,

5)Okulun kurum içi ve kurum dışı halkla ilişkilerinin organizasyonu,

6)Okul-aile birliğinin düzenli çalışması için rehberlik,

7)Öğrencilerin, velilerin, öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin düzenli olarak sosyolojik analizlerinin yapılması, saptanan sorunlara çözüm önerileri üretilmesi vb.

Sağlık Sosyolojisi’nin Gelişimi

18 Mayıs 2010 Yorumlar kapalı

SAĞLIK SOSYOLOJİSİNİN GELİŞİMİ

İnsan olmak, sağlık ve hastalık ile ilgili olmak demektir. Hastalık olgusu ve hastalıklarla baş edebilme çabası bütün insan toplumlarının ortak özelliğidir. Ancak karşılaşılan sağlık riskleri, hastalık çeşitleri, hastalığın algılanışı ve bunlarla baş etme yolları yani tedavi yöntemleri toplumdan topluma büyük oranda değişmektedir. Sağlık ve hastalık, kültürel ve sosyal olarak tanımlanmış kavramlardır. Neyin sağlıklı ve normal olduğu toplumdan topluma ve değişik kültürlerde farklılık göstermektedir. İnsan biyolojik bir organizmadır ancak bundan daha fazla bir şeydir de. İnsan, bir davranış sistemi, toplumsal sistemin  bir üyesi, kültürel sistemin bir katılımcısıdır. Kısaca şöyle ifade edebiliriz; hastalık evrensel bir olgu iken hastalığın algılanışı ve tedavi yöntemleri farklıdır.

Bireylerin, grupların ve toplumların sağlık düzeylerini belirleyen pek çok sosyal faktör bulunmaktadır. Kişilerin karşılaştıkları sağlık problemleri, hastalık riskleri
ve ölümlülük oranları doğrudan ya da dolaylı olarak pek çok sosyal faktörden etkilenmektedir. Öncelikle kişilerin ve toplumların yaşam tarzları ve yaşam alışkanlıkları hastalıklarını da büyük oranda etkilemektedir. 
 

 

Örneğin 18. yüzyılda Amerika’da doktorlar drapetomania denilen özel bir hastalık tanımlamışlardı. Bu, sahibinden sürekli olarak kaçmaya çalışan köle hastalığıydı. Yani köle yaşamına uyum sağlayamayan kölelerin yakalandıkları bir hastalıktı. Ancak bugün tıp böyle bir hastalığın varlığından haberdar bile değildir.

Kültürün sağlık üzerindeki güçlü etkisini gösteren bir örnek de kuru hastalığıdır. Papua Yani Gine’de Güney Fore’de 1950’de tanımlanan kuru, bir merkezi sinir sistemi hastalığıdır. Hasta 6 ile 12 ay içinde ölmektedir ve bilinen hiçbir tedavi yöntemi bu ölümleri engelleyememektedir. Hastalığın Güney Fore’ye özgü olduğu ve yaygın olarak kadınlarla çocukları etkilediği saptanmıştır. Laboratuar çalışmaları kuruya neden olan virüsü bulmuştu ancak hastalığın epidemiyolojisini açıklamaya yetmemişti. Yani hastalığın neden Güney Fore’de görüldüğü, neden çoğunlukla kadınları etkilediği gibi sorulara cevap verilememişti. Bu sorulara cevap bulmak için alana giden antropologlar, Güney Fore kadınları arasında törensel yamyamlığın varlığını saptadılar. Ölen kadın akrabanın beynini yemek, yas tutma töreninin önemli bir parçasıydı. Beyin kadınlar tarafından hazırlanıp yenmekteydi. Ancak bazen küçük çocuklara da yedirilmekteydi. Hastalığa yol açan virüsün bu beyinden kadınlara geçtiği bulgulandı. Böylece bu adetin sonlandırılmasıyla kuru hastalığının önüne geçilebilmiş oldu.

Günümüzde toplumların karşı karşıya oldukları hastalık risklerinin birbirinden farklı olduğunu söyleyebiliriz. Gelişmiş ülkelerde bugün kronik hastalıklar bir numaralı sağlık problemiyken, gelişmekte olan ve gelişmemiş toplumlarda akut ve bulaşıcı hastalıklar en önemli sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Benzer şekilde aynı toplum içinde farklı gruplarda da sağlık düzeyleri açısından önemli farklılıklar görülmektedir. Örneğin alt sosyal sınıflara mensup kişiler, üst sosyal sınıflardan gelenlere göre daha sağlıksızdırlar ve yaşam süreleri de daha kısadır.
O halde şunu söyleyebiliriz; sağlık sadece biyolojinin konusu değildir,
aksine pek çok sosyal, kültürel, politik ve ekonomik faktörü de içermektedir.

İşte bunun anlaşılması, yani pek çok grup ve toplumda, sağlık özelliklerinin düzeyi ile sosyal faktörler arasındaki karmaşık ilişkinin anlaşılması, sosyoloji içinde
sağlık sosyolojisinin önemli bir alan olarak gelişmesine olanak sağlamıştır.

Sosyoloji, insan davranışlarının toplumsal nedenleri ve sonuçları ile ilgilenmektedir. Sağlık sosyolojisi de, sağlık ve hastalığın sosyal nedenleri ve sonuçlarını incelemektedir. Diğer bir deyişle sağlık sosyolojisi, sosyolojinin
sağlık ve hastalığın sosyal boyutlarını inceleyen bir alt dalıdır. Sağlık sosyolojisini önemli bir konu haline getiren, daha önce de söylediğimiz gibi, grupların ve toplumların sağlığının belirlenmesinde sosyal faktörlerin oynadığı önemli roldür.

Sosyal faktörler sadece hastalık ve sakatlık olasılıklarını belirlemektedir.
Aynı zamanda bu sosyal koşullar ile sağlık arasındaki ilişkinin anlaşılması, hastalıkların engellenmesinde ve sağlığın korunması ve geliştirilmesinde
başarı şansını yükseltmektedir.

Sağlık sosyolojisi özel bir alan olarak 1940’larda ABD’de gelişmiştir.
Sağlık sosyolojisi terimini ilk defa Charles McIntire 1894’te kullanmıştır.
Sosyal faktörlerin sağlıktaki önemini konu alan makalesinde bu terimi kullanmıştır. Bundan sonra 1902’de Elizabeth Blackwell’in, tıp ve toplum arasındaki ilişkiyi alan çalışmasında sosyal etmenlerden söz edilmiştir.

Ancak sağlık sosyolojisi ile ilgili ilk yayınlar, sosyolojiden çok tıpla ilgili kişiler tarafından üretilmiştir. Sosyolojik bakış açısıyla ortaya konulan ilk çalışma
1927’de Bernard Stern’in “Tıbbi Gelişimde Sosyal Faktörler” başlıklı çalışmasıdır.
Bunu takip eden birkaç çalışmadan daha söz etmek mümkün ancak sağlık sosyolojisi alanındaki asıl gelişme 2. Dünya Savaşı’ndan sonra olmuştur.
Bu dönemde çok önemli miktarda federal fon sağlık sosyolojisi çalışmalarına ayrılmıştır.

Sağlık sosyolojisinin gelişimine baktığımızda, sosyolojinin öbür alt disiplinlerinden farklı bir gelişme görmekteyiz. Tıp ya da sağlık, 19. yüzyılda sosyolojinin kurucuları tarafından önemsenmeyen bir alan olmuştur.

Hukuk, din, politika, ekonomi ve diğer sosyal kurumların tersine önemli
sosyal teorisyenler tıbbın toplumdaki rolü ile ilgilenmemişlerdir. Tabii bazı
istisna olarak görülebilecek çalışmalardan söz edebiliriz. Örneğin Durkheim’in 1897’de yayınlanan İntihar adlı çalışmasında Avrupa’daki intihar oranları analiz edilmektedir. Ayrıca bundan önce 1845’te Engels, İngiltere’de işçi sınıfının
sağlık durumunun kötülüğünü kapitalist üretim süreci ile açıklamıştır.
Ancak bunlar sağlık sosyolojisinin öncül çalışmaları olarak kabul edilmemektedir. Ve bunların dışında sosyolojinin kurucuları olarak kabul edilen düşünürler
sağlık alanını gözardı etmişlerdi çünkü bu toplumun yapısını ve doğasını şekillendirmemekteydi.

Sağlık sosyolojisi esas olarak 2. Dünya Savaşından sonra başlamış ve 1960’larda gelişmiştir. Günümüzde ise sağlık sosyolojisi çok önemli bir alan haline gelmiştir. Sağlık sosyolojisi ilk önce uygulamalı sosyoloji alanına girmişti. Ancak özellikle Parsons’ın hasta rolü kavramından sonra teorik bir çerçeve de kazandı ve bir yandan da kurumlar sosyolojisinin bir alt dalı olarak gelişti. Bugün ABD’de ve Avrupa’da sağlık sosyologları en geniş ve en fazla sosyolojik çalışma yapan gruplardan biri haline gelmiştir. İngiliz ve Alman Sosyoloji Derneklerinde,
sağlık sosyologları en geniş grubu, Amerikan Sosyoloji Derneği’nde de ikinci
en geniş grubu oluşturmaktadırlar. Türkiye’de de 1999’da Sağlık İçin Sosyal Bilimler Derneği kurulmuştur ve bugün 130’dan fazla üyesi bulunmaktadır.

Sağlık sosyolojisinin önemli çalışma alanları:

1-      Sağlık ve hastalığın sosyal yönleri,

2-      Sağlık personeli ve sağlık hizmetlerinden yararlanan insanların
  sosyal davranışları,

3-      Sağlık kurumlarının sosyal işlevleri,

4-      Sağlık hizmetlerinin dağıtımı ve bu sistemin diğer sistemlerle ilişkileri.

SAĞLIK TANIMLARIGündelik yaşamda sıkça kullandığımız kavramlar bazen anlamını açıklamakta
en çok zorlandığımız kavramlar olabilmektedir. Ya da bu kavramlara herkes
farklı anlamlar yüklemekte, farklı şekilde algılamaktadır. 
 

Çoğu zaman kimin sağlıklı, kimin hasta olduğu konusunda herhangi bir çelişki bulunmayabilir. Çok basit olarak doktor muayenesinde ya da laboratuar tahlilleri sonucunda vücudunda patolojik bir durum bulunan kişinin hasta olduğunu söyleyebiliriz. Ancak kimi durumlarda kişinin sağlıklı ya da hasta olduğu konusunda çelişkiler ortaya çıkmaktadır. Örneğin vücudunda HIV virüsü bulunan kişi, eğer herhangi bir yakınması, hastalığın herhangi bir belirtisi yoksa ve bu virüsün varlığından haberdar değilse kendisin sağlıklı olarak algılayacaktır.
Ancak virüsün varlığı kendisine bildirildiği andan itibaren, herhangi bir yakınması olmadığı halde artık kendisini sağlıklı göremeyecektir.

Benzer şekilde kendisini sağlıklı algılayan pek çok kişi, doktor muayenesi sonunda çeşitli hastalıklara sahip olduğunu öğrenir. Ya da tam tersi durumlarla da karşılaşmak olasıdır. Bir takım yakınmalarla sağlık kuruluşlarına başvuran fakat yapılan tüm araştırmalara rağmen herhangi bir anormalliğe rastlanmayan birçok “sağlıklı” insandan söz edebiliriz. Doktor bu kişilere ancak hastalık hastası tanısını koyabilecektir.

Sağlığın Tanımı    :

Dünya Sağlık Örgütü 1947’de resmen kabul ettiği tanımda sağlığı; sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil fakat fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan tam bir iyilik hali olarak tanımlamaktadır. Bu tanım, sağlıklı olmanın hastalık ve sakatlığın bulunmayışından fazlasını içerdiğini belirtmektedir. 

Bu tanımda söz edilen sosyal iyilik hali, kişinin öznel algısına yer vermektedir
ve bu bağlamda rahatsızlığın olmayışını ifade etmektedir. Bu tanımla birlikte
sosyal iyilik halinin sağlığın bir bileşeni olarak kabul edilmesi, tıbbın yanında
diğer disiplinlerin de sağlıkla ilişkilendirilmesine olanak sağlamaktadır.

DSÖ’nün bu tanımına karşılık pek çok çalışmada, tıp mesleğinden olmayan kişilerin sağlığı farklı algıladıkları ortaya konulmuştur. Genellikle sağlığın, kişinin günlük aktivitelerini sürdürebilme kapasitesi olarak algılandığı saptanmıştır.

 Sağlık, bireyin ve toplumun yeterli düzeyde fonksiyonel olması için gerekli ön koşulur. Eğer sağlığımız yerindeyse pek çok aktiviteye katılabiliriz. Ancak hasta, sakat ya da sıkıntılıysak günlük yaşantımızın normal döngüsü sınırlanabilir ve sağlık durumumuzla o kadar meşgul olabiliriz ki diğer ilgi alanlarımız ikinci derecede önemli hale gelebilir ya da tamamen anlamını yitirebilir. Bu nedenle René DuBos sağlığın, fonksiyonel olma kapasitesi olarak tanımlanabileceğini söylemektedir. Bu, kişinin hiçbir sağlık problemi olmadığı anlamına gelmemekte, kişinin istediği şeyi yapabildiğini ifade etmektedir.

Hastalığın Sosyal Tanımı    :

Hastalık (disease), tıbbi bir kavrama gönderme yapmaktadır.
Hastalık, birtakım belirti ve semptomlarla ortaya çıkan bir anomalidir.

Rahatsızlık (illness) ise kişinin öznel olarak sağlıksız bir durumu deneyimlemesine işaret etmektedir. Kişinin ağrı, huzursuzluk ve benzeri durumlarını göstermektedir. Kişinin bir hastalığı olmadan kendini rahatsız hissetmesi
ya da benzer şekilde rahatsızlık hissetmeden hasta olması olasıdır.

Hastalık her zaman sınırlandırılmış ve bilimsel bir anlamda kullanılmaktadır. Oxford sözlüğündeki tanıma göre hastalık; vücudun ya da vücudun bir bölümünün veya organlarının fonksiyonlarındaki düzensizlik durumudur, marazi bir fiziksel durumdur.

Buna karşılık rahatsızlık daha gevşek bir şekilde kullanılmaktadır.
Rahatsız olma durumu çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Rahatsız olmak;

1-    kötü ahlaklılık,

2-    üzüntü, kötülük,

3-    vücudun kötü ya da sağlıksız durumu, hastalık
 
anlamlarında kullanılabilmektedir.

Bir kişinin rahatsız olduğunu söylemek, bu durumun sonuçlarının sadece biyolojik ve fiziksel değil, kişinin bütün sosyal yaşamını önemli şekilde etkilediğini ifade etmektedir. Rahatsız olmak sadece biyolojik olarak değişmiş bir durumda olmak değildir. Aynı zamanda sapkın ve sosyal olarak normal diye tanımlanandan da değişmiş bir durumda olmak demektir. Ancak hastalık ve rahatsızlık arasındaki ayrımı ortaya koymak, bu iki kavramın birbiriyle ilişkisi olmayan iki farklı fenomen olduğu anlamına gelmemektedir. Hastalık ve rahatsızlık deneyimi farklı düzeylerle ilgilidir. Organik ve psiko-sosyal düzeylerde.

Hastalıkla ilgili olarak bir çok genel özellik sayılabilir. Ama en temel özelliği, hastalığın, insan yaşamındaki pek çok olaydan farklı olarak programsız doğasıdır. Hastalık, istemsiz, arzu edilmeyen bir durumdur.

Bütün vakalarda, hasta kişi normal sosyal aktiviteleri üzerindeki kontrolünü
bir ölçüde kaybeder. Tabii bunun boyutu, rahatsızlığın tipine ve şiddetine bağlı olarak önemli ölçüde değişir.

 

Ahmet SALTIK

Aile Sosyolojisi Nedir?

12 Mayıs 2010 Yorum yap

Aile sosyolojisi; ailenin görevi yapısı tarihi süreç içindeki gelişimi aileyi teşkil eden bireyler ve bunların rol ve statüleri ailenin içinde bulunduğu toplumun siyasal dini ekonomik sosyal ve kültürel yapısı hakkında araştırmalar yapan bir sosyoloji alt dalıdır.

Pek çok sosyolog ve sosyal düşünür her çağda ailenin sosyal fonksiyonları üzerinde durmuşlar ve onu toplumun önemli kurumlarından biri olarak görmüşlerdir. Hatta bazıları sosyal huzursuzlukların temelinde aile yapısında meydana gelen çözülmeyi göstermişlerdir.

Bilindiği gibi aile; yeni yetişen nesillere ilk şekli veren onları eğiten koruyan yetiştiren kurumdur; ancak ailenin bu rolü giderek başka kurumlara intikal etmiş ya da değişikliğe uğramıştır. Özellikle günümüz ailesi artık bireyin sosyalleştirildiği geçimini sağladığı şahsiyetini geliştirdiği koruduğu yegane merkez ve ocak olmaktan çıkmış; ailede bireylerinin statü ve rolleri de değişmiştir.

Evlilik ilişkileri yeni şekiller almıştır. Kadın eski şartlar içinde değildir. Eskiden görülen ve anne baba büyükanne büyükbaba amcalar ve çocukların oluşturduğu geniş aile; yerini baba anne ve evlenmemiş çocuklardan oluşan “çekirdek aile”ye bırakmıştır. Ailevi ilişkilerde farklılaşma meydana gelmiştir.

Bütün bu sosyal değişmeler karşısında toplumun temeli olan aile kurumunun yeni şartlara rahatlıkla uyumunu sağlamak için bazı tedbirler almak gerekmektedir. İşte bu ve benzeri konular “kurumlar sosyolojisi”nin önemli bir dalı olan “aile sosyolojisi”nin ilgi alanına girmektedir.

Din sosyolojisi

12 Mayıs 2010 Yorum yap

Din sosyolojisi dini kurum ve dini yapılanmaları, dini temalarla toplumsal yapı arasındaki ilişkileri ve dinin toplum, toplumun din üzerindeki etkilerini araştıran bilimsel bir disiplindir. Din sosyologları toplumun din üzerinde dinin toplum üzerindeki etkilerini bir başka deyişle toplum ve din arasındaki diyalektik ilişkiyi açıklamaya çalıştır.

Din Sosyolojisi (Sociologie de la Religion) terimi ilk olarak Emile Durkheim tarafından Annee Sociologique (Sosyoloji Yıllığı) dergisinin 1899’da yayınladığı bir sayısındaki yazısında kullanılmıştır. Bunun dışında Durkheim’ın Dini Hayatın İlkel Şekilleri (Formes Elementaires de la Vie Religieuse) adlı daha sonraki Din Sosyolojisi disiplininde çok önemli yeri olan sosyoloji perspektifinden dini hayatı ele aldığı bir eseri bulunmaktadır. Durkheim bu eserinde dinin toplumsal hayattaki işlevini vurguluyor ve toplumun kollektifliğinin bir yansıması olarak dinin toplumsal unsurları birarada tutan işlevine vurgu yapıyordu. Durkheim’in din anlayışının ateist veya agnostik olduğu belirtilir. Ancak onun için dinin nihai olarak doğru olup olmadığı önemli değildir. İşlevi olan bir kurum canlılığını sürdürür aksi takdirde ya yok olur ya yeni bir biçime bürünür.

Sosyolojinin diğer ünlü simalarından biri olan Marks’a gelince din sosyo-ekonomik faktörlerin epifenomeni (gölge olgu)dir. Marks için de din esasen bir işleve sahiptir. Kendi emeğine yabancılaşmış toplumsal sınıfların bu yabancılaşmayı aşmak için ürettiği bir şeydir ancak yabancılaşmanın asıl kaynağını gözden uzaklaştırdığı ve yönetici sınıfın yönetilenler üzerindeki baskısının bir aracı haline geldiği için olumsuzluklar taşımaktadır.

Din sosyolojisinin sistematik bir bilim dalı haline gelmesini sağlayan Max Weber ise Dilthey ve Rickert’den gelen manevi bilimler akımına bağlı anlayıcı sosyoloji geleneği içinden dine bakar. Ona göre din sadece bir sonuç değil aynı zamanda toplumsal olguların belirli bir biçimde düzenlenmesini sağlayan bir zihniyet biçimidir.

Türkiye’de din sosyolojisi sosyolojinin girişiyle birlikte olmuştur. Ziya Gökalp Durkheimci bir sosyoloji anlayışını Türkiye’ye taşıdığı gibi din sosyolojisi alanında Türkçe’de ilk metinleri kaleme alan kişi olmuştur. Daha sonra din sosyolojisi alanında Türkçe’deki ilk kitap Hilmi Ziya Ülken tarafından Dini Sosyoloji adıyla kaleme alınmıştır. Ülkemizde din sosyolojisi alanında Weberyan çizgiyi iktisat bilimci Sabri Ülgener temsil etmiştir.

Din sosyoloğu Prof. Dr. Ünver Günay’ın tespitleriyle;

“Din sosyolojisi genç bir bilim dalıdır. Bağımsız bir ilmî disiplin olarak onun varlığının yüzyıldan daha gerilere gitmemesi, bu alandaki sistematik çalışmaların azlığını da beraberinde getirmiştir. Sistematik bir ilmî disiplin olarak bu bilim dalının ülkemiz düşünce tarihi ve bilimsel araştırma geleneği içindeki varlığı ise daha da yenidir. Bu bakımdan ülkemizde din sosyolojisi ile ilgili literatür de çok daha sınırlıdır. Gerçi, bu bilimin özellikle İlâhiyat Fakültelerimizde önce kürsü, sonra bilim dalı ve en son olarak da anabilim dalı şeklinde yer alması, hususiyle İlâhiyat çevrelerinde bu alana duyulan ilgiyi arttırmıştır. Bununla birlikte, literatür noksanlığının, bu ilginin sistematik bir bilimsel düşünce ve araştırma geleneğine dönüşmesinde en büyük dezavantajı oluşturduğu muhakkaktır. Her şeyden önce din sosyolojsinin, modern ve sistematik din bilimleri arasında, din olaylarına, dinamik bir bilimsel perspektiften hareketle deneysel sosyolojik bir yaklaşım zihniyetini içermekte oluşuna karşılık, ülkemizde onun genellikle konunun üstatlarının klâsik eserlerine dayalı nakilci ve spekülâtif bir bilgi yığını şeklinde anlaşılması ve özellikle İlâhiyat bilim geleneğinin teorik temayülü, bu alanın ansiklopedik bir bilgi birikimi şeklinde addedilmesi eğilimini de beraberinde sürüklemiş olmalıdır.” (Din Sosyolojisi, İnsan Yayınları, İstanbul 2005, s.11)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 29 takipçiye katılın